Saturday, December 30, 2006

En iyiler...

Gelelim bence yılın en iyi filmlerine... Yine vizyona girme koşuluyla bir liste hazırladım ve yine öncelikle vizyona girme fırsatı bulamamış filmlerden bahsedeceğim biraz. Dardenne kardeşlerin Cannes'dan ödülle dönen ve bizim e geçen festivalde izleme fırsatı bulduğumuz L'enfant, ödülü sonuna kadar haketmiş. Bunun dışında geçen sene 3 enfes belgesel de seyrettim. Bunlar Darwin's Nightmare, Street Fight ve Grizzly Man'di. Yine festivalde izleme imkanı bulduğum Michael Winterbottom aşırı serbest uyarlaması "Tristram Shandy: A Cock & Bull Story" yılın en iyilerinden birisiydi, ayrıca inanılmaz da eğlenceli bir filmdi. Zaten self-conscious olan bir romanı Winterbottom enfes bir şekilde uyarlamıştı. (Ki film festivalden de Altın Lale'yle döndü.) Bunun dışında Tsai Ming-Liang'ın "The Wayward Cloud"u, Alexandr Sokurov'un "The Sun"ı, Hsiao-hsien Hou'nun "Three Times"ı da yılın bence en iyileri arasında yer alıyor. Yalnız özellikle bu son 3 filmi yönetmenlerinin tarzını sevenlere öneririm. Artık 2. Dünya Savaşı'nın cılkını çıkarsa da Alman Sineması yine o dönemden gayet başarılı bir örnek çıkardı: Sophie Scholl. Film oldukça kısıtlı bir konuya odaklanarak dönemin manzarasını başarıyla çiziyordu. 68 kuşağı Fransa'sına bakan "Les Amants Reguliers" ise oldukça zorlayıcı olmasına rağmen içine girdiğiniz takdirde gayet zevkli bir seyirlik sundu bize. Ayrıca Steven Soderbergh'in tam bağımsız filmi "Bubble" kesinlikle enfesti. Amerika'daki işçi sınıfı üzerinden anlattığı hikaye amatör oyunculuklarla çok daha da güçlenmişti.


Geçen sene cidden çok verimliydi ve üstüne üstlük bu senenin de sağlam filmleri yine 2006'nın sonlarında vizyona girme fırsatı bulunca liste oldukça kalabalıklaştı haliyle. Pek beğenilmese de "Jarhead" bence askerlere getirdiği farklı bakış açısıyla da ilgiyi hakediyordu. Ozon'un son marifeti "Le Temps Qui Reste", insanların maalesef sadece oyuncusuna odaklandığı "Capote", Kanada'dan eğlenceli, müzikal havasında bir coming of age öyküsü C.R.A.Z.Y., Tommy Lee Jones'un ilk yönetmenlik denemesi "Three Burials...", bir Pixar güzelliği olan "Cars", Ken Loach'a sonunda Altın Palmiye getiren "The Wind that Shakes the Barley" ve son olarak Pedro Almodovar'ın Volver'ı bu senenin güzellikleriydi. Beni tanıyanlar katıksız bir Clint Eastwood hayranı olduğumu bilirler. "Flags of our Fathers" da seyircinin pek hoşuna gitmedi ama beni tam anlamıyla tatmin etti. Bunun dışında Wes Anderson'ın kankası Noah Baumbach'ta Anderson'ınkilerden az kalır yanı olmayan "The Squid and the Whale"le gönüllerimizi fethetti.
Bu yılki gişe canavarlarından da oldukça sağlam filmler çıktı. Yeni Pirates of the Caribbean gayet eğlenceliydi. Ama Casino Royale bu yılın en iyi blockbusterıydı.
Bu sene ilk 10'uma girmemesine rağmen çok sıkı Türk filmleri de izledik. İklimler, Takva, şaşırtıcı bir biçimde beğendiğim Sınav ve Reha Erdem'in gecikmeli olarak izlediğimiz "Korkuyorum Anne"si bu senenin iyileri arasındaydı.

Şimdi listeye geçelim...
10. The Constant Gardener
"City of God" sonrasında Fernando Meirelles yine usta işi bir film çıkardı. John Le Carre'ın kitabıdan uyarladığı filmi son dönemlerde popüler bir mekan haline gelen Afrika'da yaşanan olayları aktarıyor, aynı zamanda etkili bir aşk hikayesine odaklanıyordu. Öykü kurgusu müthişti ki teknik olarak montaj anlamında da geçen senenin en başarılı işiydi. Müthiş görselliği ve etkileyici müzikleriyle "The Constant Gardener" gayet güçlü bir film haline geliyordu. Ralph Fiennes ve Rachel Weisz da bu iç acıtan öyküye gayet başarılı bir şekilde hizmet ediyordu.

9. Match Point
Ve Woody Allen'ın dönüşü muhteşem oldu. Allen'ı ne kadar sevsem de son zamanlar da bir tıkanıklığa girdiğini ben de kabul ediyordum. Bir önceki işi "Melinda & Melinda" nispeten daha iyiydi ama yine de yeterli performansı gösteremiyordu. Match Point ise yönetmeni tekrar zirveye taşıdı. Meğerse Allen'ın o çok sevdiği New York'tan çıkması gerekiyormuş. Dostoyevski'nin izinde kendisine hiç de yabancı olmayan tarzda bir öyküyle çıka geldi. "Crimes & Misdemeanors" tadında olan Match Point, etkileyici senaryosu ve oyunculuklarıyla geçen senenin benim için en keyifli işlerinden birisiydi. Allen'ın sadece komedilerini bilenler için farklı bir deneyimdi kuşkusuz ama yönetmen hoşlandığı temalardan aslında uzaklaşmamıştı.

8. A Bittersweet Life
Bu geçtiğimiz senenin sürpriziydi benim için. Son dönemin popüler ülkesi Güney Kore'den çıkan bu intikam filmi olaya tam olması gerektiği gibi yaklaşıyordu. Çok ince bir mizah duygusu ve ironiyle beraber türün klasiklerine saygı duruşunda bulunurken aynı zamanda eşsiz bir macerayı da ortaya atıyordu. Özellikle son sahnesini düşündükçe hala bir şekilde beni gülümsetmeyi başarıyor. Gerçekten de çok keyifliydi.

7. Kader
Kader hakkında çok konuştum bu blogda. Anlatacak ne kaldı bilmiyorum açıkçası. Sadece Zeki Demirkubuz'a teşekkür edebilirim sanırım. Kendi evrenin yakışan ve hepimizin gönlünde tahta kurulmuş bir öyküyü yozlaştırmadan anlattığı için, enfes oyunculukları ortaya çıkarttığı için ve o kendisine özgü kahramanları bizimle birlikte paylaştığı için.

6. United 93
Paul Greengrass, günümüzün en sıkı ama hala değeri bilinmeyen yönetmenlerinden. "Bloody Sunday" & "The Bourne Supremacy"de harikalar yaratmıştı. "United 93" ise yine onlardan altta kalmayan çok çok başarılı bir gerilimdi. Maalesef Türkiye seyircisi işin politik yönüne çok taktı ve gereksiz bir anlam bulma çalışmasına girişti. Halbuki Greengrass burada açık bir biçimde apolitize bir film çıkarmıştı. Her zamanki sallanan omuz kamerasıyla belgesel kıvamında, nefes kesen bir çalışmaydı. Aynı zamanda hepimizin belleğine kazınmış belirli anları mükemmel bir şekilde tekrar resmetti. Üstelik Oliver Stone gibi de saçmalamadı. "United 93" bu senenin en çok alkışı hakeden filmlerinden birisiydi.

5. Children of Men
Alfonso Cuaron da dokunduğu yeri altına dönüştüren yönetmenlerden. (Bkz. Harry Potter) "Children of Men"de de kendi distopik evrenini sonuna kadar açıklamaya tenezzül etmeden bizi orada bir maceraya çağırdı. Bu film seyircinin ağzına zorla mama sokmadan enfes plan sekans çalışmalarla, çok etkili oyunculuk, set tasarımı, görüntü yönetmenliği ve müzik kullanımıyla resmen koltuğa çivileyen, insanı tıpkı kahramanları gibi sonuna kadar rahatsız eden müthiş bir film çıkardı. Yani anlayacağınız bu sene Meksika'dan Inarritu düşüşe devam ederken Cuaron da zirveye çıktı benim gözümde.

4. Brokeback Mountain
Ang Lee, her türe imzasını atıp onu süper bir şekilde çeviren ve üstüne üstlük mutlaka yenilikler getirip imzasını da atan bir yönetmen. "Brokeback Mountain"la da melodram janrına leziz bir bakış attı. Evet 'eşcinsel kovboylar' insanlara ilginç gelmiş ve ondan beğenmiş olabilirler. Ama bu benim için geçerli değil. Yani öyle ya da böyle film zaten eşcinsellik hakkında değil. Film aşkı yaşayamama üzerine yakılmış hüzünlü bir ağıttı sadece. Enfes görüntüler, Gustavo Santaolalla'nın etkileyici müzikleri ve elbette üst kalite oyunculuklarıyla "Brokeback Mountain" geçen senenin en iyi filmlerdindendi. Bizde 18 yaş sınırıyla vizyona girmesi ve çeşitli köşe yazarlarının seviyesiz yorumlarıyla ilgili ne düşünülmesi gerektiğini yazmak bile istemiyorum. Ve şunu da kabul etmek lazım Hollywood yeni bir efsane kazandı. Bu film yıllar geçtikçe kesinlikle gündemden düşmeyecek bir işti.

3. Good Night, and Good Luck.
McCarthy dönemi şimdiye kadar hep beğendiğim öykülere ilham olmuştur sinemada. Ama hiç bu kadar birebir uygulamasına da şahit olmamıştık. George Clooney, belgesel ve kurgusal arası yaptığı bu özgün çalışmada ne kadar yetkin bir yönetmen olduğunu da kanıtladı. Filme dair herşey kusursuzdu. Gayet kompakt, istediğini veren fazlasına yanaşmayan çok iyi görseller ve performanslarla dolu bir deneyimdi. İşin bence en güzel yanı ise Clooney'nin sineması giderek kankası Soderbergh' gibi deneysel bir tarz alacak gibi gözükmesi. Benim için tam bir ziyafet olur doğrusu.

2. Caché
Michael Haneke'ye Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü kazandıran "Caché", çekirdek bir aile üzerinden Fransa'ya ve ülkenin azınlıklar konusundaki tavrına ilişkin çok şey söylüyordu. İşin en ironik tarafı ise o ünlü çatışmaların da geçen seneye denk geliyor olması. Haneke, rahatsız kamerasını kurup yine etkileyici mizansenler kurdu ve zaman zaman da kanımızı dondurdu. Seyirci bir yandan merak içinde gizemli bir 'male gothic' izlerken diğer yandan da politik alt metinleri alıyordu. Dolu dolu ve aynı zamanda da saf bir sinemaydı.

1. Beş Vakit

Burada uzunca yazmıştım daha önce de. "Korkuyorum Anne" de çok başarılıydı ama "Beş Vakit" bir başka güzeldi. Hem bizden hem evrensel şiir gibi bir çalışmaydı. Reha Erdem şu anda ne yapacağını en çok merak ettiğim Türk yönetmenlerden birisi haline geldi. Ve evet bu senenin en iyi, en güçlü filmi de "Beş Vakit"ti. Sadece bu senenin değil, 2000'lerin de en iyi Türk filmi olduğunu düşünüyorum. Umuyorum gelecek senelerde de bu kadar iyi filmler çekebiliriz.

No comments: