Showing posts with label Sinema. Show all posts
Showing posts with label Sinema. Show all posts

Friday, January 11, 2008

2007'nin En İyi Performansları Vol.3

Gelelim erkeklerde ilk 10'umuza... (vizyona giren filmler içinde) 

10- Russell Crowe (3:10 to Yuma) 
Bu filmde tonlarca çok sıkı performans vardı. Ben Foster, Christian Bale veya Peter Fonda. Herkesin de favorisi ayrı ayrı şüphesiz. Yine de ben filmden tek bir isim seçmem gerekirse Crowe'u seçerdim. Rolüne getirdiği karizma bence öykünün daha da sürüklenmesini sağlıyordu. Evet özellikle Foster başta olmak üzere rol çalanlar vardı ama şu filmi sevdiysem en büyük nedeni Crowe'un yansıttığı ruhtur. 

9- Guy Pearce (Factory Girl) 
Pearce sessiz sedasız biçimde belki de kariyerinin en etkileyici performansını sundu bize 'Factory Girl'de. Adam Andy Warhol'u oynadı, daha ne olsun? Karakterin o nevi şahsına münhasır garipliği, kitschliğini çok da karikatürize etmeden gerçekleştirdi. Sienna Miller da filmde ondan çok besleniyor gibi gözüküyordu. En azından Edie'nin hayatındaki çıkmazları bile daha iyi anlıyorduk bu karakter sayesinde. İzlemediyseniz mutlaka göz atın. 

8- Mircea Andreescu (12:08 East of Bucharest) 
'Bu da kim?' diyebilirsiniz. Filmi izlediyseniz ikinci yarıdaki tek gülme kaynağınızdan bahsediyorum. Hiç kıpırdamayan bir kamera karşısında 3 kişi. Kabul edelim ki hali hazırda komik bir senaryo da mevcut. Ama Andreescu'nun o dünyayı umursamayan ihtiyarı geçen senenin en hatırlanası karakterlerinden biriydi. İnanılmaz doğal olduğunu söylemeye gerek bile duymuyorum, zira Romanya sinemasından bahsediyoruz. 

7- Kazunari Ninamiya (Letters From Iwo Jima)
Tamam başrolde Ken Watanabe çok karizmaydı ama Ninamiya bence filmin gizli yıldızıydı. Saigo zaten anlatıcı niteliğiyle de filmin merkezinde yer alıyordu aslında. Çoğu gelişmeyi onun gözünden görüyorduk. Ninamiya, Hollywood'a transfer olur mu bilinmez ama takip edilesi bir oyuncu. Karakterin naifliği, hassaslığı ile benin filmde en sevdiğim performansa imza attı. 

6- Jackie Earle Hayley (Little Children) 
Filmi ne kada sevdiğimi daha önce de yazdım buralarda. Aslında ensemble olarak tüm kadro çok iyiydi. Özellikle bayanlar da ön plana çıkıyordu ama filmin erkekleri Patrick Wilson & Hayley de gayet iyilerdi. Hayley, bu garip kişiliği bence tüm duygularını falan vererek gayet iyi yansıtıyordu perdeye. Karaktere ne kızabiliyorduk, ne de destekleyebiliyorduk. Birinci sınıftı. 

5- Leonardo DiCaprio (Blood Diamond)
Bu herif iyice coşmaya devam ediyor. Gerçi daha ilk işlerini düşündüğümüzde de süper performansları vardı ama giderek olgunlaştı, pişti falan. İnanılmaz güzel bir aksan (hatta aksanlar) vardı film boyunca. Hiç beklemiyordum, filmi izlemeye başlarken, ama resmen kilitledi bizi filme. Sırf aksan için bile defalarca izlenir film. DiCaprio neslinin en sağlam oyuncularından biri olarak anılacak kesin. Filmde Hounsou da çok iyiydi ama artık ben şahsen bıktım onun bu 'ezilen ama gururlu 3. dünya vatandaşı' tipinden... DiCaprio ise tamamen tazeydi. :) 

4- Murat Han (Mutluluk) 
Bir ilk performans ve bomba gibiydi. Özgü Namal'la çok iyi bir ikili oluşturdular. Talat Bulut'un kötü performansı ve diyaoglarına rağmen bu ikili filmi alıp götürdüler. Han, bence sinemamızda pek çok oyuncuda bulunmayan hassas oyunculuğu nüanslarla çok iyi beceriyordu. 

3- George Clooney (Michael Clayton)
Bu herif de iyice oldu artık. Bir kaç sene öncesine kadar en fazla 'rol kesen yakışıklı' derdim. Hiçbir şekilde küçümsemem zira adam süper ama oyunculuk anlamında çok ileriye gideceğini de düşünmüyordum. Michael Clayton'da Tom Wilkinson herkesin favorisi. Katılırım çok iyiydi ama Clooney beni biraz daha tatmin etti diyebilirim. Öyle çok abartılı bir karakter olmadığını da kabul ediyorum ama oyuncunun seçtiği oyunlar beni gayet tatmin etti üstelik karakterle daha kolay empati kurmamı da sağladı. Michael karakteri bir yandan Clooney'nin tipik oyunlarını vermesine olanak sağlarken bir yandan da ona yeni kapılar açıyordu. 

2- Viggo Mortensen (Eastern Promises) 
Bu adam yıllar boyunca nasıl harcanmış belli değil. Sürekli kadınları baştan çıkartan karizmatik yasak aşk rolleriyle hatırlarım. Aragorn'la yeni bir kapı açıldı şüphesiz ama Mortensen kendini Cronenberg'le buldu. 'A History of Violence'ta da olağanüstüydü, burada da. Mafyatik karakter belki ilk bakışta çok klişe gibi gözükebilir ama adam döktürüyordu. Çırılçıplak hamam sahnesi için de harbiden cesaret gerekirdi. Mortensen bu sene Oscar'a aday olur sonuna kadar da hakeder. 

1- Casey Affleck (The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford)
Önümüzdeki aylarda vizyona girecek olan 'Gone Baby Gone'da da çok iyi... Affleck bu senenin en etkileyici, ateşleyici kışkırtıcı performansını veriyordu. Brad Pitt de filmde çok iyiydi ama Affleck filmin tek yıldızıydı. O mıymıntı, korkak, ve hatta lavuk karakteri filmi tek başına götürüyordu. Zaten bir mit kıvamında olan Jesse James'i hiç görmesek bile bu herif tek başına yetebilirdi herhalde. İki Affleck de son yıllarda bir yükselişe geçtiler, hayırlısı diyelim. Ve bu sene kategorisinde Oscar'ı en çok hakettiğini düşündüğüm isim olduğunu da ekleyeyim. 

Sunday, January 06, 2008

2007'nin En İyi Performansları Vol.2

Bu sene erkekleri listelemek çok zormuş. Vizyon dışında bile ayrı bir top 10 mu yapsam diye düşünmedim değil. Neyse burada baya bi isimden bahsedeceğiz. 
Vizyon dışı erkeklere baktığımızda açık ara birinci Ryan Gosling olur. 'Half Nelson' hakkı olan Oscar adaylığı alan Gosling bence yeni neslin en yetenekli oyuncularından birisi. Rol arkadaşı Shareeka Epps'le birlikte çok başarılı bir kimya oluşturdular. Gosling'in oyunculuğunun en albenili yanı şüphesiz doğallığından geliyor. Anthony Hopkins'le birlikte oynadığı Fracture'da da bunu gösterdi zaten. Karakterin içine giriyor ve onun üzerinden enfes oyunlar, mimikler vs. çıkarıyor. Geçen senenin en iyi performanslarından biriydi. 

İkinci çok iyi bir performans da Ben Affleck'ten geldi. 'Hollywoodland'de kariyeri sönen bir aktörü canlandırıyordu. Film pek çok açıdan hataları olan bir filmdi. Zaman zaman sarkıyordu ama Affleck o etkileyici, duygusal ve kontrollü oyunuyla resmen döktürüyordu. Venedik Film Festivali'nde de en iyi aktör ödülünü aldığını hatırlatayım. 

Vizyona giremeyen diğer başarılı performanslara gelince... 
Ümit vaat eden gençler Yuri Chursin (Playing the Victim), Joseph Cross (Running With Scissors) ve Sam Riley'yi (Control) ileride yine böyle etkileyici rollerde görürüz umarım. 
Bunun dışında parlak diğer performanslara bakınca daha bir sürü isim var. Peter O'Toole, Venus'de bomba gibiydi. Oscar'ı alsa hakederdi. (Ratatouille'deki seslendirmesi de çok başarılıydı) Bunun yanında Offscreen'le delilik sınırlarında dolaşan Nicolas Bro, Red Road'la Tony Curran, L'amico Di Famiglia ile Luigi Angelillo bahsedilmesi gereken diğer aktörler. 

Vizyonda da yine çok sağlam isimler vardı. 
Richard Gere, The Hoax'la döktürüyordu. (The Hunting Party ile de çok iyi diye duydum ama maalesef izleyemedim henüz) Copying Beethovven'la Ed Harris, Black Snake Moan'la Samuel L. Jackson, Little Miss Sunshine'ın tüm beyleri (başta Steve Carrell olmak üzere), Indigenes'nin göçmen askerleri, Zodiac'ın beyleri (özellikle Marc Ruffallo ve Robert Downey Jr.),  The History Boys'un kafası karışık öğrencileri, Bug'ın iki sorunlu erkeği Harry Connick Jr. ve filmin esas yıldızı Michael Shannon. Eastern Promises'le Vincent Cassell ve Ermin Mueller Stahl, Breach'le Chris Cooper, The Last King of Scotland'la Forest Whitaker ve James McAvoy (ve aynı zamanda Atonement'la tabii) , Perfume'la sinemaya sağlam bir başlangıç yapan Ben Whishaw, Ken Watanabe komutasında Iwo Jima kadrosu, Afrika dağlarında elmasın çok çektirdiği Djimon Hounsou, senenin ölüm tanrısı Tom Wilkinson (Michael Clayton), Dreamgirls'le rol çalan Eddie Murphy; Stranger than Fiction'la  Will Ferrell, artık iyice pişmiş olan Will Smith (Pursuit of Happiness) ve The Lives of Others'la Ulrich Mühe. (toprağı bol olsun) 

Son olarak da bence senenin yıldızlarından birinden bahsedeyim. Shia LaBeouf'u bu sene ilk olarak, 'A Guide to Recognizing Your Saints'le gördük. Çok sağlam bir bağımsızdı ve zengin kadrosunun tamamı olağanüstüydü. Bu keyifli büyüme öyküsünü kesinlikle tavsiye ederim. Bunun yanında LaBeouf, Disturbia ve Transformers'da resmen şov yaptı. Yaşındaki diğer oyuncularla karşılaştırınca sanki 30 yıl önlerinde gibi rahat ve doğal oyunuyla hem drama hem komedi yönünden göz dolduruyordu. LaBeouf'tan da özel olarak bahsedeyim dedim. 
Çok yazdım... senenin vizyondaki 10 performansından sonra bahsedelim. :) 

Thursday, January 03, 2008

2007'nin En İyi Performansları Vol.1

Evet yine vizyona girme kriterine göre bence yılın en iyi kadın performanslarının listesi. Klasik olarak vizyon dışı kategorizasyon da yapmak lazım. 


Aslında tek bir isimden bahsetmek çok zor. Bizde direk DVD'ye çıkan 'Running with Scissors'la Annette Bening, 'Snow Cake'le Sigourney Weaver ve olağanüstü Cate Blanchett 'The  Good German'la parlıyorlardı. Festivallerde izleme olanağı bulduğumuz Kate Dickie (Red Road) ve Samantha Morton (Control) da yılın en iyileri arasındaydı. Ama bence vizyon dışı performanslarda Marina Hands'den özel olarak bahsetmek gerek. Geçen sene festivalin en iyilerinden 'Lady Chatterley'nin anlatımdaki gücü Hands'in performansı sayesinde bir kat daha değerleniyordu. 

Vizyondaki parlak performanslar arasında 'Atonement' ve 'Little Miss Sunshine'ın kızları, 'Breaking & Entering'le Robin Wright Penn ve ilham verici Vera Farmiga, Beni şaşırtan Christina Ricci (Black Snake Moan) ve Sienna Miller (Factory Girl) ve bence en usta oyunculara taş çıkartan 'Yumurta'yla Saadet Işıl Aksoy yılın iyileri içindeydi. Yılın 10 kadın performansına geçersek... 

10- Jennifer Hudson (Dreamgirls) 
İlk performansıyla Oscar'ı götürdü ama bence sonuna kadar da haketti. Hudson'ın işi şarkı söylerek kolaylaştı diye düşünüyor olabilirsiniz, ama hiçbir eğitimi olmayan bir kızın bu kadar sorunlu bir karakteri bu kadar sorunsuz şekilde aktarması bence takdire şayandı. Tabii bunda yüksek ihtimalle yönetmen Bill Condon'un katkısı da büyüktür, ki aynı filmde aslında Beyonce'yi de gayet iyi bulduğumu belirtmeliyim. 

9- Maggie Gyllenhaal (Sherrybaby) 
Gyllenhaal geçen sene gayet iyi performanslarla karşımıza çıktı. World Trade Center, Stranger Than Fiction'da gayet iyiydi. Ama Sherrybaby tam olarak onun filmiydi. Aslında son derece antipatik bir karakter olan Sherry onun (ve iyi kotarılmış senaryonun da) sayesinde seyirciyi çok da fazla uzaklaştırmıyordu ve empati kurulmasını sağlıyordu. Yazık ki Oscar'a aday olamadı. 
8- Tilda Swinton (Michael Clayton)
Swinton'ı ilk olarak 'Deep End'de izlemiştim ve o zamandan beri de bir tane kötü performansını görmedim. Michael Clayton baştan aşağıya mükemmel performanslarla bezeliydi, ve Swinton da son zamanlarda gördüğüm en egzantrik kötü karakterlerden birisini canlandırıyordu. Direk 'bitch' değildi ama öyle olmaya çalışıyordu. O provaları, ayna önünde kendisine bakışları bir yandan içindeki tedirginlik ve beceriksizlik bir yandan da bunları hissettirmemeye çalışması ve güçlüymüş gibi göstermesi baya baya efsane sahneler izlememizi sağladı. Swinton bu sene Oscar adayları arasında yer alacak yardımcı kadın oyuncu kategorisinde. 

7- Ashley Judd (Bug) 
Beni şaşırtan oyunculardan birisiydi. Judd'ı hiç ciddiye almazdım ta ki Bug'ı izleyene kadar. Film çok iyi bir psikolojik gerilimdi ve yine harika bir ensemble vardı, Judd da filmin merkezine yakışıyordu. Hep böyle bir potansiyeli var mıydı, yoksa yönetmen farkı mı bilmiyorum ama o ekip kaşındıkça siz de yerinizde ufaktan huylanıyordunuz. Ne yazık ki ödül sezonuna kadar unutuldu ama Judd, seksi güzel hatun imajının da ötesine geçti bence. 

6- Özgü Namal (Mutluluk)
Ben Namal'ı doğru düzgün tanımazdım. Polis'te de çok beğendim Beynelmilel'de de... ama Mutluluk bir başkaydı. Filmin ne kadar hatası sarkması falan filanı varsa hepsini unutuyordunuz. Bence sinemamızın hem dramayı hem de komediyi sonuna kadar beceren nadir oyuncularından biri olmaya aday. 


5- Carice Van Houten (Black Book) 
Bir kadın düşünün, hem dişiliğini sonuna kadar koruyacak hem de saf aksiyon bir ajan geriliminde olacak. Zor iş... Geçtiğimiz senenin Mata Hari'si Van Houten, tüm filmi omuzlarında taşıyordu. 2 küsür saatlik filmde kılıktan kılığa giriyor, türlü ajanlık numaraları yapıyor, bir yandan karakterin trajedisini yansıtıyor, hatta başından aşağıya dışkıları yiyordu. Yönetmen Verhoeven bu karaktere çok çektirdi ve bir an bile Van Houten'ı karakter dışında düşünmüyordunuz. Film zaten süper eğlencelikti.

4- Amy Adams (Enchanted)
Geçen sene vizyon dışı olarak Junebug'daki performansıyla bahsettiğim genç oyuncu bu sene de kalbimi çaldı. Enchanted bizde de şu anda vizyonda. Evet, basit bir çocuk filmi gibi gözükebilir ama film son derece zeki ve eğlenceli bir Disney yapımı. Ama şunu belirtmek lazım film gücünün çok büyük bir kısmını da Adams'dan alıyor. Amy Adams mükemmel ve tıpkı Van Houten gibi filmi baştan sona kadar sırtında taşıyor. Bu rolle ikinci Oscar adaylığı alma ihtimali de var. 

3- Mirjana Karanovic (Grbavica) 
Biraz da ciddi rollere geçelim. Altın Ayı'lı Grbavica'nın başrolündeki Karanovic, Esma rolüyle sade, doğal ve bir o kadar da etkileyici bir performans sergiliyordu. Kızını oynayan oyuncu da gayet başarılıydı, ki aslında genel olarak filmi ben baya beğendiğimi de belirtmeliyim, ama senaryodaki o dokunaklılık ve hassasiyet Karanovic'in oyunuyla daha da güçleniyordu. Filme bir yerlerde rastlarsanız mutlaka bir şans verin. 

2- Marion Cotillard (La Vie En Rose)
Bu senenin en garanti Oscar adaylarından Cotillard (daha önce başka filmlerde - mesela 'A Good Year' gördüyseniz makyaj çalışmasına zaten hayran kalırsınız) adeta Edith Piaf olmuştu. Ama bu basit bir taklit değildi. Yani sadece benzerlik ve mimiklerden kurtarmıyordu. Film aslında bana kalırsa ufaktan dandik birşeydi ama sadece bu genç ve güzel (tabii bu filmde pek güzel değil) oyuncu için seyredilebilir. Piaf şarkılarıyla beraber oldukça hoş bir senaryo dinamiğine sahip film Cotillard sayesinde pek çok kişinin takıntılı filmlerinden birisi olabilir.

 1- Helen Mirren (The Queen)
Geçen sene onun yılıydı. Cotillard için sarfettiğim 'basit bir taklit' değil ibaresi Mirren için de geçerli. Enfes bir kadroyla ve enfes yazılmış bir senaryoyla beraber Kraliçe hakkında artık laf sarfetmeye bile gerek yok. Bi şey söylemeye cesaret etsek de çarpılırız zatenç Kadın bir bakışla hepimizi herkesi döver geçer. Sadece geçen senenin değil son senelerin en iyisiydi. 

Sunday, December 23, 2007

Luhrmann'ın yeni numarası...

Baz Luhrmann, Kırmızı Perde üçlemesinin ardından geri dönüyor. Bu sefer epik bir üçleme yapacak ve ilki Nicole Kidman & Hugh Jackman'lı Australia... işte filmden yayınlanan yeni resimler.
Resimleri daha büyük görmek için üstlerine tıklayabilirsiniz.

Thursday, December 20, 2007

Bu kıza dikkat!!

Geçen sene yılın en iyi performanslarını listelerken Amy Adams'dan bahsetmiştim. Junebug'la ilk Oscar adaylığını almıştı. Bu sene de ikinci adaylığı gelecek gibi gözüküyor. "Manhattan'da Sihir" (Enchanted) çok eğlenceli bir Disney parodisi. Şirket kendisi pazarladığı bu filmde kendi animasyonlarının parodisini yapıyor. Klasik bir Disney prensesi (adayı) kötü kalpli kraliçe tarafından 'hiç bir öykünün mutlu sonla bitmediği' dünyamıza gönderince filmin başındaki animasyon karakterimiz Giselle gerçeğe dönüşüyor ve Manhattan'ı birbirine katıyor. McDreamy Patrick Dempsey bu macerada ona eşlik eden dünyalı. Masal dünyasından onu kurtarmak için gelen beyaz atlı prens ise 'Hairspray' sonrasında beni bir kere daha şaşırtan James Marsden. Unutmadan kötü kalpli kraliçemiz de Susan Sarandon. 
Acaip güzel bir kadro. Aslen çocuk filmi mantığında ilerleyen bir romantik komedi. Yani yılın bu zamanı için son derece ideal şeker gibi bir film. Ama Amy Adams'dan özel olarak bahsetmek gerek. Adams filmin en büyük hayat kaynağı. Filmin senaryosundaki eğlenceli espriler ve parodiler onun masal diyarına yakışan oyunuyla tadından yenmez bir hale geliyor. Tabii ki film sadece eğlencelik, yani bir Yurttaş Kane falan değil. Ama sakın çocuk filmi falan diye küçümsemeyin çok şey kaçırırsınız. Özellikle Adams'ın yüksek ihtimalle Oscar adaylığı alacağı performans tek başına bile izlenmeyi hakediyor. 

Friday, December 07, 2007

Ready for more SEX?

İşte guilty pleasure bu olsa gerek. "Sex and the City"nin teaserı yayınlandı... Olay bitmiştir. Bence bu hatunlar sinemadan sonra televizyona direk geri dönebilirler yani. Özlemişim. :)

Thursday, December 06, 2007

Aldım Pusulamı Elime...

"The Golden Compass" hakkında Amerika'da ilk aşamada pek de iyi eleştiriler çıkmadı. Açıkçası ben filmi beğendim ama sevmemin en büyük nedenlerinden birisi filmin süsleri püslerinden çok metni olduğunu belirtmem gerek. Bir yandan son derece klasik ve gelenekçi bir yapıda, diğer yandan yarattığı karakterler, çizdiği mekanlar ve öykünün içindeki dönüş noktaları açısından da yenilikçi. Yani fantastik bir ürün olması için ille de tarih öncesinde geçiyormuş gibi gözükmesine gerek yokmuş bunu görüyoruz.
Film bir anlamda son dönem fantastik filmler içinde sanayi devrimi ürünü gibi. Yarattığı dünya son derece ilgi çekici. Diğer yandan karakterler de kendilerini sevdirmeyi başarıyorlar.
Yan rollerden en ağırlıklı olan Nicole Kidman... Sanırım uzun zamandır ilk defa kendisini beğendiğim bir filmde gördüm... galiba Dogville'den beri. (Fur'ü seyretmediğimi belirteyim burada) Bunun dışında Daniel Craig, Eva Green konusunda çok umutlanmayın ama belli ki 2. ve 3. filmde daha fazla gözükecekler.
Evet bu serinin 3 kitaptan oluştuğunu biliyordum ama filmlerin bu derece bağlantılı olacağını tahmin etmiyordum. Baya baya pembe dizi... "eee peki sonra?" şeklinde bitiyor film... Yine de bu filmdeki ana öykünün tamamlandığını ve yarım kalmadığını belirteyim. Sadece sonlara doğru yeni entrikalar çıkarıyor.
Dediğim gibi filmi ben baya beğendim. Hatta direk kitaplarına geçmeyi ve bir an önce okumayı planlıyorum. Tabii herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edemem. Zira Amerika'da gördük beğenmeyenler de baya var... ama bu türden hoşlananlar illa ki sıkılmaz...

(Bundan sonra daha sık buralarda olacam... :) )

Saturday, November 10, 2007

Hail Holy Michelle!!

2007, Michelle Pfeiffer'ın geri dönüşü niteliğinde. "I Could Never Be Your Woman" ve "Stardust"la birlikte "Hairspray"le 50'ye gelmiş bu güzeller güzeli kadını bolca seyretme imkanımız oldu. İlk ikisi maalesef çok düzgün filmler değildi. (Biliyorum Stardust'ı baya beğenenler var ama yine de ben vasat bulmaya devam ediyorum.) Pfeiffer maalesef geri dönüş için çok iyi filmler seçmiş değil ama filmler hakkında kötü şeyler söyleyenler bile ondan yine de övgüyle bahsediyor.
Hairspray'e gelince... keşke Pfeiffer sadece bununla geri dönseydi. İşte o zaman bomba gibi bir dönüş olurdu. Film John Waters'ın orjinal filminden ve 2002 Broadway müzikalinden uyarlanma. Şunu rahatlıkla söylemeliyim, sahneden perdeye uyarlanan müzikalleri düşündüğümüz zaman Chicago'dan sonra gördüğümüz en iyi müzikal.
Filmin içinde inanılmaz bir enerji var. İzlerken yerinizde durmakta zorlanabilirsiniz. Michelle Pfeiffer filmin kötü kadınını oynuyor. Ve "The Fabulous Baker Boys"dan sonra bir kere daha şarkı söylüyor. Ama kabul etmem lazım ondan daha öne çıkan bir bayan var filmde... O da John Travolta.
Travolta'yı dans edip şarkı söylerken çok gördük ama bu kılıkta hiç görmedik. Baş karakter Tracy'nin şirin ötesi annesini canlandıran Travolta filme inanılmaz bir neşe katıyor. Oyuncunun bu kadar sempatik olabileceğini düşünemezdim. Bu arada hazır oyuncudan bahsetmişken filmin tamamen "Grease" gibi birşey olduğunu da belirtmem gerek. 60'lara campy bir tarzla yaklaşan müzikal neredeyse yanı yol üzerinde ilerliyor. Filmin diğer kadrosu da çok iyi. Asıl başrolde yer alan genç oyuncuların yanında şarkı söyleyen bir James Marsden, Christopher Walken, Queen Latifah ve çok sevdiğim Allison Janney de filmin diğer ünlüleri. Başroldeki Nicole Blansky ise çok iyi bir tercih. Hairspray müzikalleri ve eğlenmeyi sevenlere şiddetle tavsiye edilir.

Thursday, November 08, 2007

Sert bir içki. Biraz maskara. Bolca cüret...

...kim dedi Sovyet imparatarluğunu deviremezler diye?

Bu Charlie Wilson's War'un tagline'ı. Afişinin altında da "Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır, bunların hepsini uydurabileceğimize inanmıyorsunuz değil mi?" diye bir ibare var.
Filmin fragmanı aşağıda. Tom Hanks 80'lerde gizli gizli Afganistan'a silah satan bir kongre vekilini canlandırıyor. Suç ortakları ise Texas'ın zenginlerinden bir kadın (Julia Roberts) ve bir CIA memuru (Phillip Seymour Hoffman)

Sunday, November 04, 2007

Bergman dokunmuş gibi...

Biliyorum başlık yeterince provokatif ama yetmedi bana şu resim daha da bir heyecanlandırır Bergman hayranlarını diye düşündüm... Kare sanki "Saraband"dan çıkmış gibi. Neyse çok heyecanlanmayın full Bergmanesque bir film değil "Away From Her...
"The Sweet Hereafter"dan hatırladığım oyuncu Sarah Polley artık büyümüş de yönetmen olmuş meğerse. Geçen Cannes'da jüri üyesiydi ve ilk o zaman duymuştum. Neyse yeni filmi Alzheimer üzerine giden bir film ve Julie Christie'nin oyunuyla genelde anılıyor. Oldukça etkili, minimalist, biraz teatral bir çalışma. Sağlam bir metni var sadece Christie değil oyuncular genel anlamda çok başarılı. Polley süslü metnine son derece sade, ama gösterişini sadeliğinden sağlayan bir atmosfer yedirmiş durumda.


Filmi bir kere daha sağlam bir kafayla izlemek niyetindeyim. Çünkü iki film arka arkaya yaptığım için bir öncekinin havasından tam çıkamamıştım izlerken.. O film de Michael Winterbottom'ın "A Mighty Heart"ı... Pakistan'da rehin alınıp öldürülen gazeteci Daniel Pearl'ün karısının olaylar sırasında yaşadıklarına odalanıyor. Winterbottom yine çok güçlü bir anlatımla çıkmış. Angelina Jolie ise şimdiye kadar gördüğüm en iyi performansını sergilemiş. Aksan çalışması ve konuşma tarzı süper. Öyle ağlak zırlak bir rol değil ki zaten karakter de oldukça güçlü bir kadın. Ama gelin görün ki bu güçlülük konusunda da hiç aşırı role kaçmamış. Acaip dengeli taş gibi sağlam bir performans. Kesinlikle tavsiye edilir.

Away From Her
A Mighty Heart

Sunday, October 28, 2007

Hanna Schygulla'nın gözleri ve Antalya!

Bir süredir yine uğrayamadım buraya... yoğunluk yine fazlaydı hatta Filmekimi'nde bile sadece 2 film görebildim. İlki "Control"dü. Açıkçası öyle aman aman bayıldığımı söyleyemem. Yönetmeni takip edilesi bir adam. Cidden çok hoş anlatımlar kurmuş ama işin metin kısmı bana gayet vasat geldi. Bir diğeri ise Paranoid Park'tı. Gus Van Sant hakkında artık yazılacak çok birşey yok. Adam sinemasını bulmuş durumda ve özellikle son yıllarda beni mest eden filmler yapıyor. Ne kadar şanslıyız ki (ya da şanslıyım diyeyim çünkü benim gibi düşünmeyenler çoğunluktadır) anlamsız "Good Will Hunting" yollarında kendisini kaybetmedi. PP, direk son ölüm üçlemesindeki filmlerin tadında çok hoş bir deneyim sergiliyor. Öyküye tamamen odaklanmadan ama onun yolundan da tam çıkmadan kaykaycı bir çocuğun başından geçen olağandışı bir olayın etkilerini son derece olağan ve artık alıştığımız şekilde görsel bir dille ve müthiş bir ahenkle anlatıyor. Christopher Doyle'un çıkardığı inanılmaz etkileyici atmosferi de atlamamak lazım.

Neyse gelelim asıl konuya. Bugün Antalya'da portakallar sahiplerini buluyor. Festivalde bulunmadığım için filmlerin hepsi hakkında tamamen bilgim yok elbette. Ancak duyduğum kadarıyla en çok şans görülenler arasında "Adem'in Trenleri", "Yumurta" ve "Yaşamın Kıyısında" varmış. Ben de festivalde yarışan ve benim izleme imkanı bulduğum filmler hakkında yorum yapayım dedim.
"Adem'in Trenleri"
Barış Pirhasan (ki kendisi hocam olur) o tatlı bakış açısını tüm filme yedirmişti. Oyuncularla iletişiminin çok iyi olduğunu bütün performanslardan görmek mümkün. Çok tatlı bir coming of age öyküsü bu. Hikayenin anlamsız yere uzadığı ya da inandırıcılığı zedelediği ufak noktalar hatırlasam da genel olarak ağızda hoş bir tat bırakan filmdi. Cem Özer'i sevmem, buradaki performansını da aman aman övmeyeceğim ama beklediğimden iyi bulduğumu söylemeliyim. Adem'i oynayan Fıratcan Aydın'sa çok yetenekli bir çocuk. Hoş bir taşra filmi "Adem'in Trenleri" ve içinizi hem ısıtan hem de burkan bir film. Artık DVD'de falan izlerseniz tavsiye ederim.


"Yumurta"
Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmini izlemiştim sadece. Yakın zamanda "Meleğin Düşüşü"nü de izlemek istiyorum çünkü "Yumurta" şu ana kadar bu sene izlediğim en iyi film. Son dönem Rus sineması, belki biraz Nuri Bilge Ceylan tadında. (ama NBC gibi diyalog konusunda tökezlemiyor.) Nejat İşler'in dışında Saadet Aksoy'un oyununa bayıldım ve Antalya'dan kadın oyuncu ödülünü almasını umarım. Bunun dışında Kaplanoğlu, atmosfer üzerinden çok başarılı bir hisler sineması yaratıyor. Görsellik çok etkileyici ve boş değil. Sağlam bir sinema diliyle minimalist ama koskoca bir film izlemek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir. Umarım "Altın Portakal"ı da alır.

"Yaşamın Kıyısında"
Akın'ın sinemasını çok seviyorum. O acemi "Kısa ve Acısız"ına bile bayılırım. Ama "Yaşamın Kıyısında"yı oluşturan iki ana öykünün de başlarında hafif bir çiğlik vardı bence. Yine de sonra o kadar güzel ilerliyor ve katmanlanıyor ki film... Artık bu 'çakışan hayatlar' muhabbetinden eminim pek çok kişi bıkmıştır, ama bir de Akın'ın o naif ve iyi niyetli gözünden bakın derim. Sadibey.com'da Coşkun Çokyiğit'in filmle ilgili bir yazısına rastladım az önce. İnanılmaz 'dumbass' bir görüş ve özellikle milli duyguların faşizanlığa doğru hızla ilerlediği bugünlerde beni ciddi anlamda rahatsız ettiğini de söylemeliyim. Akın, Türk asıllı olabilir ama herşeyden önce bir dünyalı olduğunu açık ve seçik bir biçimde belirtmişti ve bu film de bunun kanıtlarından sadece birisi. Filmden etkilendim... doyasıya zevk aldığımı söyleyememe ama bir şekilde dokunduğunu söylemeliyim. Filmle ilgili iki şey daha söyleyeyim. TR için hazırlanan afiş rezalet bişey, yine kafalr yanyana dizilmiş. Bir de Hanna Schygulla çok yaşlanmış ve bozulmuş belki ama o gözler hala konuşuyor yaw.. :)

Festivalde yarışan ve benim izleme imkanı bulduğum filmlere gelince. "Janjan" amatör bir temsil gibiydi. İnanılmaz bir iyi niyetle çekildiği belli oluyor. O yüzden belki o kadar da ciddi kötüleyemiyorum ama yani üzülüyor insan böyle filmler görünce. Bir de "Mutluluk" var tabi.. Daha önce yazmıştım filmle ilgili. Aksayan senaryosu ve inanılmaz gereksiz uzunluğuna rağmen keyifle izlediğim bir filmdi. Abdullah Oğuz'un zanaat yönü çok iyiydi. Ve başroldeki iki oyuncusu (Özgü Namal ve Murat Han) ödül alırlarsa da çok sevinirim.

Şimdilik bu kadar... hafta içinde biraz daha yoğunluk azalacak. O zaman yeni birşeyler daha yazarım mutlaka.

Tuesday, October 16, 2007

Jolie - Eastwood birlikteliğinden ilk fotolar...

Angelina Jolie şu aralar Clint Eastwood'un son filmi "The Changeling"in setinde yer alıyor. 1920'lerde geçen gerçek bir hikayeden uyarlanan film bir annenin çocuğunun kaçırılması (ve bulunması) sonrasında yaşadığı paranoyaya odaklanıyormuş.. Eastwood bir röportajda filmin 1944 yapımı ünlü female-gothic örneği "Gaslight" tarzında bir film olduğunu belirtmişti. Hatırlatmak lazım Ingrid Bergman o filmle bir Oscar almıştı. Jolie-Eastwood birlikteliğinin de en azından oyuncuya bir adaylık getirebileceğini düşünmek yanlış olmaz. Tabii daha çok var filmi izlememiz. Kasım 2008'de Amerika'da gösterime sokulacak film.

Thursday, October 11, 2007

Yasemin kokan büyükannem...


"Persepolis" geçen sene Cannes'da Altın Palmiye için yarıştığından beri sabırsızlıkla beklediğimiz bir animasyon. 26'sında vizyona girecek olmasına rağmen filmekimi'nde de biletleri anında tükenmişti. Açıkçası benim filmin uyarlandığı çizgi romandan veya onun da kaynağı olduğunu duyduğum romandan haberim yok. (Yoksa bu ikisi aynı şey mi?) Sadece filme bakarak bir değerlendirme yapacağım o yüzden. Film görsel anlamda kesinlikle büyüleyici. Bilgisayarda üretilmiş 3 boyutlu animasyonlar çağında bu eski sistemi ne kadar özlediğimizi de anlamış bulunuyoruz. Marjan Satrapi ve Vincent Parannoud'un bu aşama alkışlanması gerekiyor.
Ancak içerik beni aman aman etkilemedi. Herşeyden önce bunun bir büyüme öyküsü olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Elbette işin içinde ciddi miktarda politik içerik de söz konusu. Yalnız bu aşamada "Persepolis" zaman zaman tarih kitabı gib işliyor ve oturup İran'dan haberi olmayanlara onun bilgilerini bir bir veriyor. Politize öykülerde ciddi bir didaktiklik tehlikesinden de bence sınırdan dönülüyor. İnsani taraflar gayet iyi işleniyor ama dediğim gibi bazı öyküler biraz fazla mesaj verme kaygılı sanki.
Aslında öyle böyle bakınca Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele'leri aklıma geldi. Cidden zaman zaman film skeçler ya da fıkralardan oluşuyormuş gibi bir hava kapladı içimi nedense. Beni rahatsız edenler bunlardı.
Genel anlamda batının doğuya yaklaşımı, şu hiç sevmediğim "oryantalizm var mı?" tartışması (yani en nefret ettiğim muhabbet) ya da İran'da geçen bir öyküde Fransızca konuşulması gibi şeylerden ben rahatsız olmadım ve açıkçası beni de zerre kadar ilgilendirmiyor.

Burada bir ülkeyle beraber, kendisi içinde çırpınan bir kızın büyüme hikayesi var herşeyden önce ve her ne kadar rahatsız olduğum tercihler söz konusu olsa da bu öykü beni tatmin etti. En azından büyükannenin yasemin kokusu bana yeter de artar.
İyi bir film tavsiye ederim.



Bu arada bayramda yokum bilgisayar başında. Herkese iyi bayramlar.

Saturday, October 06, 2007

Tim Burton'dan "Sweeney Todd"

Ünlü müzikali sinemaya uyarlayan Tim Burton yine esip gürleyecek gibi. Johnny Depp ve Helena Bonham Carter başrolde... başka söze gerek yok, fragmana buyrun. :)

Friday, October 05, 2007

Cadılar, ajanlar, sokak çalgıcıları ve Edith Piaf

Once:
Bu filmin bizde vizyona girip girmeyeceği belli değil. Ama büyük ihtimalle if'ciler kaçırmaz ve programa dahil ederler sanırım. Yine de bu filmi aklınızda tutun ve bulduğunuz ilk anda da seyredin. Enfes bir bağımsız, enfes bir müzikal ve son yılların belki de en iyi aşk filmi. Öyle sulu zırtlak ve bildik formlarda kurulmuş bir aşk öyküsü değil bu tabii ki. Hatta daha belirgin bir şekilde sevgi filmi bile denebilir. Sonuçta bu daha çok birbirine iyi gelen iki insanın öyküsü ve enfes müzikleriyle sizi 1,5 saat boyunca dünyadan izole hale getirmeyi başarıyor. Kesinlikle tavsiye edilir.



The Bourne Ultimatum:
Bourne'un son macerası da 12 Ekim'de vizyona giriyor. Özellikle Paul Greengrass'ın yönettiği ikinci filme bayıldıktan sonra bunu da merakla bekliyordum. Amma velakin ufak çapta bir hayal kırıklığı da yaşadım beraberinde. Herşeyden önce bence film üçlemeyi aman aman bir şekilde bitirecek çok önemli, ilginç, şoke edici bilgi vermekten falan uzaktı. Tabii bu ille de gerekli değil ama sanki öyle birşey geliyormuş gibi davranıp sonra da önünüze zaten bildiğiniz birşey sununca insan hafiften hayal kırıklığına uğruyor. Ayrıca öykü yapısının bazı yerlerde birebir aynılığı üstelik Paul Greengrass'ın yine 'aynı' tercihleriyle birleşince "The Bourne Supremacy"nin ufak farklılıklarla yeniden çekilmişi gibi bir hisse kapıldım. Supremacy, ilk filmden çok farklıydı ve üstelik zıpkın gibi de bir öykü ağı vardı. Ultimatum ise maalesef bir yenilik katamıyor, aksine biraz tekrara düşüyor. Yine de çok sağlam aksiyon nefes almadan izleyebilirsiniz. Ama ikinci filmden sonra bence geri adım olmuş bu.




Stardust:

Kitabı okumadım ama söylenene göre baya bir değişiklik yapılmış. Stardust benim için hayal kırıklığı oldu. Çok bariz nedenler sıralayamayacağım ama oturup da ne güldüm ne de heyecanlandım. Özellikle başlarında karakter tanıtım evreleri bana baya amatör ve çocukça geldi. Şöyle diyebilirim ki filmin ortalarına doğru Robert De Niro'nun bölümüyle birlikte biraz daha eğlenmeye başladım. (Ki beni de De Niro fanı falan sanmayın, tamam çok iyi oyuncudur, izlemesi büyük keyiftir ama "De Niro, Pacino diyince dünya dursun" diyenlerden değilimdir. Sonrasında Ricky Gervais hoşlukları falan ayrı bir hava kattı ve sonlara doğru güzel bir çatışma içine girdi öykü. En sonlarında yine irtifa kaybetti gerçi. Ama sonuçta Robert De Niro ve Michelle Pfeiffer'ı izlemek için bir bahane arıyorsanız, Stardust buna son derece uygun. Onun dışında pek bir numarası yok sanırım ki görsel efektleri falan da tatmin edici olmaktan uzaktı.


La Mome:
Bizde vizyona girdi de çıktı bile ama ben ancak seyredebildim. Filmi ben genel anlamda başarılı buldum. Yani ciddi bir odaksızlık var ve Piaf'ın hayatında neler olduğunu da doğru düzgün bir şekilde anlatmıyor belki ama yine de başarılı bir serbest uyarlama. Edith Piaf'ın şarkılarını seviyorsanız mutlaka izleyin iyi vakit geçirmemeniz olası değil. Marion Cotillard ise tek kelimeyle olağanüstü. Kadın 10 numara, filmi tek başına taşıyor, ve izlenmeyi hakediyor. Ayrıca Oscar adaylığı da büyük ihtimal (ve umarım) gerçekleşir.

Wednesday, October 03, 2007

Artık sinema zamanı... "filmekimi" geliyor


Dizilere bir ara verip biraz da sinemaya dönelim. Filmekimi'nin biletleri bu hafta satışa çıkıyor. Yine ucuz fiyat uygulaması sebebiyle zor bilet bulacağız gibi.
Bu sene program çok güçlü. Ve eminim herke galalara bakıp iç geçiriyor ama çok da üzülmeyin o filmlerin çoğu gerçekten de vizyon görecek. Eastern Promises, Persepolis, Irina Palm ve Hairspray'in bildiğim kadarıyla vizyon tarihleri belli bile. Kusturica'nın "Bana Söz Ver"i de Bir Film tarafından satın alınmış durumda. Şu an için vizyona girip girmeyeceği kesin olmayan iki film var: "Paranoid Park" ve "Across The Universe".... "ATU, oldukça etkileyici gözüküyor. PP de Gus Van Sant sonuçta. Sanırım ben galalardan parama kıysam kıysam bunlar için kıyacam. Ama o da kesin değil o zamanki ruh halime bakıyor biraz.

Diğer filmlere gelince. Altın Palmiyeli "4 Months, 3 Weeks, and 2 Days"i geçenlerde izledim. Ve çok beğendim. Eğer "Death of Mr. Lazarescu" ve "East of Bucharest" gibi son dönem Romanya sinemasının örneklerini sevdiyseniz bunu sevmemeniz için bir neden yok. Yani "4 ay..." diğerleri gibi bir mizah kullanmıyor ve zaman zaman da rahatsız edici olabilir.

Programdan bir diğer izlediğim filmse "An Old Mistress"... sinemanın en sapık kadın yönetmeni Catherine Breillat bu sefere kostüme bir drama çekmiş. Ancak ben filmi öyle çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Evlenmek üzere olan bir adamın 'metresiyle' ayrılma ve ardından evlilik süresince ayrı durmaya çalışma durumlarıyla ilgilenen filmde Asia Argento var.

Bobby yurtdışında çok iyi eleştiriler almamıştı ama filmi beğenenler de yok değil. Kadroyu izlemek için gidebilirsiniz. (Ki iyi performanslar varmış) Onun dışında ben programdaki neredeyse her filmi görmeye çalışacam. Cannes'da yer almış ve ödüllenmiş filmler için hep iyi şeyler duydum...

Bu arada son dakika golü "Kırmızı Balonun Yolculuğu" kaldırılmış. Onu da çok görmek istiyordum... Herhalde Nisan'a kalacak.

Tuesday, September 18, 2007

Fatih Akın'a Oscar şansı...

Almanya, Fatih Akın'ın "Yaşamın Kıyısında"sını Yabancı Film kategorisinde yarışmak için Oscar'lara göndereceğini açıkladı. Bu cidden büyük bir şans. Almanya, Oscar'larda hep önde olan ülkelerden birisi. Son yıllarda hep iddialı filmler gönderdiler. Ve "Duvara Karşı" da Amerika'da pek çok taraftarı olan bir filmdi. Yani Fatih Akın'a yabancı değiller...

Belki de bu sene Oscar'ları daha bir başka heyecanla seyrederiz. Fatih Akın'a bol şans..

Friday, June 01, 2007

Önümüzdeki filmlere bir bakış...


Kısa kısa geçeyim... asıl yorumları sinema.com'da okuyabilirsiniz.

Bug: Bu hafta vizyonda. Herşeyden önce bu film korku değil bir gerilim. Yani acaip böcekler, terörize bir şekilde katledilen insancıklar falan beklemeyin. Çok sağlam bir psikolojik gerilim var ortada. Ashley Judd başta olmak üzere kadro mükemmel. İzlerken ciddi anlamda rahatsız edici bir deneyim. Gerilmek isteyenlere birebir.

Shrek 3: Bu seri resmen bitmiştir. Evet 4.yü yapacaklar ama artık iyiden iyiye kendisini tüketti. Komik değil, eğlenceli değil falan filan. Yazık.

Ocean's 13: Ben bu seriyi seviyorum. 2. filmi sevmeyenleri anlamadığım için herkese tavsiye etmeyeyim. Ama çok eğlendim. İnşallah şöyle 20'ye kadar falan devam ederler.

Thursday, May 31, 2007

"Fountain"ın nesi var?

Çok güzel bir fikri var... ve sanırım da o kadar. Darren Aronofsky'nin hem alkışlanan hem yuhalanan filmi "The Fountain"ı sonunda seyrettim. Şunu söylemeliyim filmin özünde taşıdığı fikir beni fazlasıyla cezbetti. O yüzden genel anlamda sıkılsam da filmin sonuna da bir çırpıda gelmeyi başardım. Bu anlamda sonunun da tatmin edici olduğunu söylemek gerek. Ama bu filmde fikirden başka bir şey var mı? Daha da önemlisi bununla bir uzun metraj yapılır mı? Buna cevabım hayır olacak. İlk izleyişte en azından "sonunda ne olacak?" motivasyonu vardır. Peki sonunu bildiğimiz bu öykücükleri bir kere daha seyretmek olası mı pek sanmıyorum.
Çoğunlukla filmin çok karışık olduğu falan söylendi ve genel eleştiriler bu yöndeydi. Ben buna katılmıyorum. Aronofsky seyircinin gözüne sokmadan gerekli bağlantıları gayet üsturuplu ve kolay bir şekilde filmine yediriyor. Benim derdim ise onun bu fikri ve -sözde- hikayelerini öyküleme tarzı.
Filmin taşıdığı ana temanın bir uzun metraj çıkarmayacağı aşikar. Ama filmde sizi oyalayabilecek doğru düzgün bir öyküde bulunmuyor. Ha... bu tarz tinsel filmlerde aslında öyküye de gerek yok. Sonuçta yönetmen gereken atmosferi, içinde bulunmamız gereken modu yakalayıp oluşturabilirse işte o zaman seyirci öyküyü iplemez zaten ve kendisini yönetmenin kollarına bırakır. İşte film bu yönden de falsolu. Zira bu tarz 'his sineması' diyebileceğimiz olgu Aronofsky'de yok. Yani yönetmen mesela bir Tsai Ming-liang değil.


"The Fountain"ın ne kadar olmamış bir film olduğu kafanızda yarattığı belirsizlikle de ortaya çıkıyor aslında. 90 dk.lık süre bu fikri ağzında geveleyip çıkarmak için gayet uzun ve(ya) tercihe göre de gayet kısa. Aronofsky'nin film boyunca sağladığı dinamik anlatım yüzünden filmin o makyajının altındaki kofluğu bence daha da belli oluyor. Çektikçe uzayan bir lastik gibi. Eğer bu şekilde anlatılacaksa filmin kısa metrajlı olması gerekirdi ki boşuna laf gevelemesin. Diğer taraftan atmosfer ve hisleri yaratmak adına herşeyin daha yavaştan ve sindirilerek anlatılma tercihi de olabilirdi. Ki aslen bu tarz spiritual filmlerin en iyileri de böyle olur zaten. Yönetmen sizi alır ve en ince ayrıntıları dahi göstererek bir anlamda hipnoz sekansına koyar. O an ortamdaki her bir dokuyu her bir ince ayrıntıyı gözlemleme sahibi olmanız gerekir. Ama bunun için de bir Luchino Visconti falan olmanız gerekir.
Ayrıca filmin ana fikri elbette güzel ama orjinal değil. Gayet arketip temalar üzerinden ilerliyor film. Bundan yana hiçbir şikayetim yok. Ama eğer gidip de işin en temelindeki öyküleri anlatacaksan da içini biraz genişletmen ve büyütmen gerekiyor. Görkemli ortamlarda ufak etkide öyküler değil baya baya etkileyici bir dolgu çalışması gerekiyor ki, arketipin basitliği gözükmesin. Filmin içindeki öykü bu anlamda ana temayı daha güçlü gösterecek üç boyuta sahip değil.
Filmin görselliğine gelince. Bunu söyleyen Dünya'daki ilk ve tek kişi olabilirim sanırım: Ben filmi görüntü yönetmenliğini de beğenmedim. Öyle sanıyorum ki film dijital bir formatta çekilmiş (eğer çekilmediyse durum daha vahim) Dijitale karşı değilim hatta genel anlamda kullanım şeklini çok da severim ve etkilenirim ama şu konuda gayet eski kafalı birisiyimdir: masalsı ütopik bir dünya kuracaksan 35 mm koşullarıyla çalışmalısın. Ayrıca gayet tematik ve anlaşılır olmasına rağmen Xibalba ve çevresindeki yıldızları temsilen filmin her bir karesine serpiştirilen o çiğ soğuk beyaz ve sarı ışıkları yabancılaştırıcı dijital etkiyi daha da artırdı benim gözümde. Bunun yanında özellikle iç mekanlardaki ışıklandırmaların çok fazla TV stüdyosu ve tiyatro sahnesi temizliğinde olması da ayrı bir rahatsızlık yarattı ben de. Genel anlamda filmdeki tasarımlar çok başarılı ama görüntü yönetmeninin (ve elbette Aronofsky'nin... çünkü herşeyi en ince detayına kadar planladığı belli oluyor.) bu ışık seçimleri beni hiç sarmadı. Alın size atmosfere kendini kaptırmamak için bir başka neden daha.
Filmde seyirciyi cezbedici iki öğe var. Birincisi Clint Mansell'in eşsiz müziği. İkincisi ise Hugh Jackman. (Ha elbette Rachel Weisz çok güzel ama o herhangi bir filmde hep güzel olduğu için buradaki bir artı değil.) Jackman'ın oyunu beni hiç cezbetmeyen o öyküleri bir nebze olsun dikkate almaya çalışmamı sağladı. Mesela adam nefis ağlıyor. Özellikle ortada karakter gibi bir şey olmadığını düşünürsek gayet iki boyutlu sebeplerle adamın bu kadar iyi ağlamasına hayran kaldım ve o an aktörün asıl motivasyonu neydi diye de düşünmedim değil.
Neyse ilk seyredişte bir nebze ilgiyle izleniyor film. Ama dediğim gibi ikinci kere seyreder miyim bilmiyorum? Ve ana fikri teması ne kadar hoşuma gitmiş olursa olsun üzerine düşündükçe filmin gözümdeki yeri de alçalıyor.

Wednesday, May 30, 2007

SİYAD: en iyi 20

Geleneksel olarak SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) bu yılın en iyi 20 filmini belirledi. Elbette genelde iyi seçimler mevcut. İçlerinden sadece "Kuzey Faresi"ni seyretmedim. Ama mesela Babel & Rüya Bilmecesi'nin hala abartıldığını düşünüyorum. Aynı şey "Başkalarının Hayatı" için de geçerli. Bunun dışında çok da ısrar edeceğim durumlar söz konusu değil. Tabii ki sıralama da değişiklik olurdu.
Bunun yanında özellikle "Bükreş'in Doğusu", "Grbavica" ve "Acı Tatlı Hayat"ın listede yer bulmasına da sevindiğimi belirtmem gerek. Listede en ilginç olan şey ise Dünya'nın tam tersine bizim yazarlarımızın "Atalarımızın Bayrakları""Iwo Jima'dan Mektuplar"dan daha çok sevmiş olmaları.

Neyse bu kadar laf yeter. İşte SİYAD'a göre bu senenin en iyi 20 filmi.
1- Pan'ın Labirenti (Pan's Labyrinth)
2- Son Umut (Children of Men)
3- Zodiac
4- Başkalarının Hayatı (Lives of Others)
5- Babel
6- Küçük Gün Işığım (Little Miss Sunshine)
7- Köstebek (The Departed)
8- Dönüş (Volver)
9- Özgürlük Rüzgârı (The Wind that Shakes the Barley)
10- Kuzey Faresi (Lemming)
11- Bükreş'in Doğusu (12:05, East of Bucharest)
12- Grbavica: Esma'nın Sırrı
13- Üç Defin (The Three Burials of Melquiades Estrada)
14- Tutku Oyunları (Little Children)
15- Rüya Bilmecesi (Science of Sleep)
16- Koku: Bir Katilin Hikâyesi (Perfume: The Story of a Murderer)
17- 13: Tzameti
18- Atalarımızın Bayrakları (Flags of Our Fathers)
19- Acı Tatlı Hayat (A Bittersweet Life)
20- Iwo Jima'dan Mektuplar / Warner Bros.