Monday, December 31, 2007

iyi seneler...

yeni yılınız kutlu olsun... bu yılın son yarısında blog'a çok vakit ayıramadım ama bu sene yeni bir formatta birşeyler yapacağız gibi duruyor. Geçen sene yaptığım yıl sonu değerlendirmelerim de bu sene gecikti. Bu hafta içinde onları da yayınlayacağım inşallah.. 

Neyse herkese bol kazançlı, sağlıklı, mutlu bir yıl diliyorum. Benim için güzel bir yıldı. Yine güzel olsun ama daha çok blog olsun. :) 

mutlu yıllar.. 

Monday, December 24, 2007

Bi'kurşun da kafama sıkın...

Bi'kaç yıl önce Emek Sineması'nda "Gönül Yarası"nı izlerken birlikte gittiğim arkadaşlarla beraber yaşadığımız o iç sıkıntısını, o absürdlük duygusunu alt etmeye çalışmamızı unutamıyorum. Kaderin cilvesi... Kabadayı'yı da aynı salonda izledim. Hem de çevremde bazı insanların 'felaket' yorumlarına aldırmadan. Çünkü gördüğüm kadarıyla beğenmeyenlerin eleştirisi 'Eşkıya'yla aynı mantıkta 'nerde kaldı o eski zamanlar?' teması üzerinde kalıyordu.
Şunun şurasında Eşkıya yapılalı neredeyse bi 15 sene geçmiş. O dönemde en azından teknik anlamda Türk sineması gelişmiş durumda falan filan.. ve Eşkıya'yı abartı bir biçimde seven hayranları bile o filmin tonlarca falsosu olduğunu kabul eder...
Neyse ben bütün bunları, hatta son yaşadığı 'Gönül Yarası' hezimetini de (ki kötü demem o filme vasattı sadece) arkada bırakarak yeni Yavuz Turgul marifetine gittim. Üstelik Turgul'un yönetmenliğinin bariz törpülenmeye ihityacı olduğu bir dönemde Ömer Vargı gibi son derece beğendiğim bir yönetmene emanetti film..

Sonuç gayet de bir fiyaskoydu. O 2,5 saat uzunluğundaki şeyin bi kere yarısını çıkarsanız kesinlikle bir anlam kaybetmez. 'Nerde kaldı o eski kabadayılar?' muhabbeti tamam.. Doğrudur Yavuz Turgul'un artık söyleyecek yeni bir lafı kalmadığını anladık... yani ya emeklilik ya da kendini resetleme vakti gelmiş de geçiyor. Bunlarla değil benim derdim.
Benim derdim, bu kadar iddialı bir film yaparken bu kadar ucuza kaçmalarıyla... Gerçek mekan yerine reklam stüdyolarından birinde çekildiği her halinden belli olan )bakınız bar sahneleri) sahneleriyle, tüm yan oyuncular ve figürasyonların oyunlarındaki o temsil havasıyla, planların doğru düzgün derdini anlatmasına izin vermeyen - üstelik kendi içinde bir dinamiği bile olmayan - kurgusuyla, TV'de bile daha iyilerini görebileceğimiz kadraj ve ışık mantığıyla, artık günümüz sinemasına küflenmeye yüz tutmuş diyaloglarıyla ve anlamsız - gereksiz tonlarca yan öyküsüyle... benim derdim bunlarla.
Yani bu filmin o kadar çok sorunu var ki... Yavuz Turgul'un tıkanması en önemsiz şey. Önümüzde doğru düzgün akmayan ve seyirciyi sıkıntıya gark eden (eminim siz de filmle alay eden tonlarca seyirciyle aynı anda izlemişsinizdir) bir öykü var. Hiç inandırıcı olmayan ve daha da kötüsü seyircinin önemsemeyeceği karakterler var. Bu film bir 20 yıl önce yapılmış olsa anlarım ama günümüz için artık gerçekten absürd prodüksiyon değerlerine sahip bir film.

İşin en sinirlendiren yönü ise filmin herşeyiyle abartılması. Filme bayılanları anlamıyorum. Bence bu filmi beğenmek için insanın 20 yıldır falan hiç film seyretmiyor olması lazım. (Ya da insanlarımız TV dizileri yüzünden artık bu konuda 20 yıl geriye gitmiş durumdalar) Film kendini sanki çok görkemliymiş gibi satıyor. Ama biraz prodüksiyondan anlayan hadi ondan da geçtim dikkatli bir gözü olan birisi bunun kuru göz boyama olduğunu anlar. Ve ayrıca herkeste Yavuz Turgul ve şürekası konusunda anlayamadığım büyük bir 'dokunmama' söz konusu. Yani böyle bir öykü dinamiği yaratan bir senaryonun nasıl 'tıkır tıkır' işlediği savunulabilir anlayamıyorum.

Oyunculara ayrıca gelmek lazım. Sevgili eskilerimizi zaten geçiyorum hiç bir laf etmeden. Sadece Atiye karakterini oynayan oyuncuyu sevedim onu ayrı tutayım. İsmail Hacıoğlu o kadar olmamış ki.. üstelik sürekli aynı surat zaten inandırıcı olmadığı bir rolde daha da zedeliyor performansını. Şener Şen... evet saygım büyük ve bu senaryo dangalaklığında bile beni etkilediği yerler oldu. Keşke birileri şu adamın karşısına daha iyi işler çıkarsa da adam akıllı izleyebilsek.
Gelelim Kenan İmirzalıoğlu'ya... filmin ilk başları karakter ve diyaloglarından kaynaklanan acaip bir klişelik söz konusuydu. Ve filmin sonuna doğru baya toparladı bence. (Ayrıca diğerlerinin aksine ben filmin sonlarının filmdeki tek düzgün ve tutarlı işleyen yer olduğunu düşünüyorum... en azından bir hareket bir yenilik vardı.) Gerçekten de son sahnelerde herkesi ezip geçiyordu. Ama İmirzalıoğlu cephesinde (TV'de gördüm Hülya Koçyiğit kendisi için 'sinemamız bir oyuncu kazandı' gibi dangalakça bir laf ediyordu) beni en çok sinirlendiren şey, daha önceki işlerinin çöpe atılması oldu. Bu adamı burada fark edenler bir zahmet Yazı Tura'yı izlesinler öyle konuşsunlar... Kenan İmirzalıoğlu ne denli çok yönlü bir oyuncu olduğunu kanıtlayalı çok oldu. Geçtiğimiz sene "Son Osmanlı"yı tek başına yürüten de oydu. Yani onun bu filmden yararlanmasına gerek yok. Aksine o bu filmi katlanabilir seviyesine çeken tek kişi.
Bir de Rasim Öztekin'e değineyim. Oyuncuya saygım sonsuz... ama çok beğenilmesini de anlayamıyorum... böyle komik eşcinsel karakterler de benim hatırladığım kadarıyla 80'lerde kaldı. Yani seyirci ilgisini çekmek için süper ucuz bir karakterdi.

Sonuç budur.. 2.5 saat boyunca arkadaşla resmen eziyet yaşadık. Üstelik işin kötüsü salonun geri kalanı gibi gülüp alay da edemedik... öyle ciddi ciddi oturup izlemeye kalktık. Çıkışta da şunu düşünüyorduk... "Acaba Fahriye Abla, Muhsin Bey falan da böylelerdi de, biz zamanında mı farketmedik?" bilemiyorum ama yakın zamanda o filmlere tekrar bir bakacam.
Yavuz Turgul bence emekli olmalı. Basındaki tüm bu yalakalıkları bitmeli, Ömer Vargı da mümkünse kimyasının tutmayacağı senaryolara bulaşmamalı. Turgul bu filmi çekseydi o imzası niteliğindeki 'hafif masalsı' tavrı bir şekilde filme yedirir ve Kabadayı'yı daha çekili bir hale getirebilirdi.

Sunday, December 23, 2007

Luhrmann'ın yeni numarası...

Baz Luhrmann, Kırmızı Perde üçlemesinin ardından geri dönüyor. Bu sefer epik bir üçleme yapacak ve ilki Nicole Kidman & Hugh Jackman'lı Australia... işte filmden yayınlanan yeni resimler.
Resimleri daha büyük görmek için üstlerine tıklayabilirsiniz.

Thursday, December 20, 2007

Bu kıza dikkat!!

Geçen sene yılın en iyi performanslarını listelerken Amy Adams'dan bahsetmiştim. Junebug'la ilk Oscar adaylığını almıştı. Bu sene de ikinci adaylığı gelecek gibi gözüküyor. "Manhattan'da Sihir" (Enchanted) çok eğlenceli bir Disney parodisi. Şirket kendisi pazarladığı bu filmde kendi animasyonlarının parodisini yapıyor. Klasik bir Disney prensesi (adayı) kötü kalpli kraliçe tarafından 'hiç bir öykünün mutlu sonla bitmediği' dünyamıza gönderince filmin başındaki animasyon karakterimiz Giselle gerçeğe dönüşüyor ve Manhattan'ı birbirine katıyor. McDreamy Patrick Dempsey bu macerada ona eşlik eden dünyalı. Masal dünyasından onu kurtarmak için gelen beyaz atlı prens ise 'Hairspray' sonrasında beni bir kere daha şaşırtan James Marsden. Unutmadan kötü kalpli kraliçemiz de Susan Sarandon. 
Acaip güzel bir kadro. Aslen çocuk filmi mantığında ilerleyen bir romantik komedi. Yani yılın bu zamanı için son derece ideal şeker gibi bir film. Ama Amy Adams'dan özel olarak bahsetmek gerek. Adams filmin en büyük hayat kaynağı. Filmin senaryosundaki eğlenceli espriler ve parodiler onun masal diyarına yakışan oyunuyla tadından yenmez bir hale geliyor. Tabii ki film sadece eğlencelik, yani bir Yurttaş Kane falan değil. Ama sakın çocuk filmi falan diye küçümsemeyin çok şey kaçırırsınız. Özellikle Adams'ın yüksek ihtimalle Oscar adaylığı alacağı performans tek başına bile izlenmeyi hakediyor. 

Tuesday, December 18, 2007

Bıçak Sırtı rulezzzz!

Diziyi ilk başta 'Selim Demirdelen dizi çekiyormuş' şeklinde duymuştum. O zaman kimdir bilmiyordum ama anladım ki reklam camiasında pek iyi anılan yönetmenlerden birisi. Evet ilk bakışta dizinin cazibesi sırf oyuncularmış gibi gözüküyor (ki kabul etmek lazım her biri harika oynuyor) ama Demirdelen'in olayının katkısı görmezden gelinemez. Adam Türkiye TV'sinde görmeye alışmadığımız kadrajları ve tercihleriyle diziye damgasını vuruyor. Burada Türk dizileri ile ilgili birşey yazmıyorum farkındasınızdır. Çünkü izlemiyorum. Bunun burnu büyüklükle ilgisi yok. Son dönemdeki kalite düşüklüğünü unutursak aslında bu dizilerin en büyük sorunu benim çoğuna göz atamamamın da nedenini oluşturuyor. Çok uzunlar ve inanılmaz derecede birşey olmuyor. 
Evet haliyle Bıçak Sırtı da uzun. Ama ana temasını hiç değiştirmeden tüm olay örgülerinde enfes icatlar çıkarıyorlar. Keşke tüm dizilerimi böyle dinamik olsa. Böyle iyi oynansa ve böyle özenli çekilse. Başka kaç dizide buradaki kadrajlardaki titizliği, post prodüksiyondaki zevkliliği görmek mümkün ki... 
Dizinin en iyi yanı da diğerlerinin yanında modern kaçmasına rağmen özünde o arabesk melodram duygusunu koruması. İşte budur yani.. 14. bölüm yayınlandı bugün ve yine çok iyiydi. 40 bölümde bitecek diye duymuştum umarım ikinci yarıda çuvallamazlar. 

Friday, December 07, 2007

Ready for more SEX?

İşte guilty pleasure bu olsa gerek. "Sex and the City"nin teaserı yayınlandı... Olay bitmiştir. Bence bu hatunlar sinemadan sonra televizyona direk geri dönebilirler yani. Özlemişim. :)

Thursday, December 06, 2007

Nedir bu Lynette'in çektiği?

Tamam kadın çok iyi oynuyor ama bir karakterin başına bu kadar çok şey de gelmez ki kardeşim.. :) "Desperate Housewives"ın bu seneki Kasım güzelliği (adamlarda November sweeps diye bir olgu var, tüm diziler en büyük bombalarını bu zamanlarda çıkarıyor) Wisteria Lane'e uğrayan bir hortumdu. O sevimli mahalle darmaduman oldu, hasar henüz tam olarak belli değil ama "Something's Coming" adlı bölümde bir 2 kişi hayatını kaybetti bile.. devamında daha cesetler çıkacak mı bilmiyoruz. Çünkü bir süre "Desperate Housewives" yok.
Evet grev nedeniyle dizilerin çoğu 'sonbahar finalleri'ni yapmaya başladı. Eğer yanılmıyorsam bu bölüm de öyle birşeydi. Hatta grev makul bir zamanda bitmezse bu bölüm 4. sezon finali de olabilir.
4. sezon artık bence dizinin iyice rayına oturduğu bir sezondu. 2. senedeki bocalamalar, mizahın daha ortaya çıkmasıyla birlikte bence 3. senede yok olmuştu ve dizi (belki hiçbir zaman ilk sezonki haline dönmeyecek ama) en azından oturaklı bir yola girmişti. Yine de sadece 9 bölümle bir sezon analizi yapmak zor çünkü herşey yarıda kaldı.
Ama genel olarak karakterlerimizin başına gelenler oldukça iyi tasarlanmıştı ve her biri oyuncular tarafından da iyi değerlendirildi. Dana Delaney'nin oynadığı Katherine karakteri şu anda gizeme bağlı ilerliyor olsa da aslında bu dizide devamlılığı olabilecek bir karakter umarım onu taşımazlar. Mahalleye taşınan gay çift de oldukça başarılı bir seçimdi bence. Özellikle ilk 3 bölümlerinde senaristler onların da etinden sütünden faydalandılar ama son bir iki bölüm yoklardı. Yine de işe iyi bir eğlence getirebilirler daha iyi işlenirlerse.
Güzel bir sezon yarısıydı. İnşallah grev biter de bikaç bölüm daha görebiliriz bu seneye dair.

Aldım Pusulamı Elime...

"The Golden Compass" hakkında Amerika'da ilk aşamada pek de iyi eleştiriler çıkmadı. Açıkçası ben filmi beğendim ama sevmemin en büyük nedenlerinden birisi filmin süsleri püslerinden çok metni olduğunu belirtmem gerek. Bir yandan son derece klasik ve gelenekçi bir yapıda, diğer yandan yarattığı karakterler, çizdiği mekanlar ve öykünün içindeki dönüş noktaları açısından da yenilikçi. Yani fantastik bir ürün olması için ille de tarih öncesinde geçiyormuş gibi gözükmesine gerek yokmuş bunu görüyoruz.
Film bir anlamda son dönem fantastik filmler içinde sanayi devrimi ürünü gibi. Yarattığı dünya son derece ilgi çekici. Diğer yandan karakterler de kendilerini sevdirmeyi başarıyorlar.
Yan rollerden en ağırlıklı olan Nicole Kidman... Sanırım uzun zamandır ilk defa kendisini beğendiğim bir filmde gördüm... galiba Dogville'den beri. (Fur'ü seyretmediğimi belirteyim burada) Bunun dışında Daniel Craig, Eva Green konusunda çok umutlanmayın ama belli ki 2. ve 3. filmde daha fazla gözükecekler.
Evet bu serinin 3 kitaptan oluştuğunu biliyordum ama filmlerin bu derece bağlantılı olacağını tahmin etmiyordum. Baya baya pembe dizi... "eee peki sonra?" şeklinde bitiyor film... Yine de bu filmdeki ana öykünün tamamlandığını ve yarım kalmadığını belirteyim. Sadece sonlara doğru yeni entrikalar çıkarıyor.
Dediğim gibi filmi ben baya beğendim. Hatta direk kitaplarına geçmeyi ve bir an önce okumayı planlıyorum. Tabii herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edemem. Zira Amerika'da gördük beğenmeyenler de baya var... ama bu türden hoşlananlar illa ki sıkılmaz...

(Bundan sonra daha sık buralarda olacam... :) )

Saturday, November 10, 2007

Hail Holy Michelle!!

2007, Michelle Pfeiffer'ın geri dönüşü niteliğinde. "I Could Never Be Your Woman" ve "Stardust"la birlikte "Hairspray"le 50'ye gelmiş bu güzeller güzeli kadını bolca seyretme imkanımız oldu. İlk ikisi maalesef çok düzgün filmler değildi. (Biliyorum Stardust'ı baya beğenenler var ama yine de ben vasat bulmaya devam ediyorum.) Pfeiffer maalesef geri dönüş için çok iyi filmler seçmiş değil ama filmler hakkında kötü şeyler söyleyenler bile ondan yine de övgüyle bahsediyor.
Hairspray'e gelince... keşke Pfeiffer sadece bununla geri dönseydi. İşte o zaman bomba gibi bir dönüş olurdu. Film John Waters'ın orjinal filminden ve 2002 Broadway müzikalinden uyarlanma. Şunu rahatlıkla söylemeliyim, sahneden perdeye uyarlanan müzikalleri düşündüğümüz zaman Chicago'dan sonra gördüğümüz en iyi müzikal.
Filmin içinde inanılmaz bir enerji var. İzlerken yerinizde durmakta zorlanabilirsiniz. Michelle Pfeiffer filmin kötü kadınını oynuyor. Ve "The Fabulous Baker Boys"dan sonra bir kere daha şarkı söylüyor. Ama kabul etmem lazım ondan daha öne çıkan bir bayan var filmde... O da John Travolta.
Travolta'yı dans edip şarkı söylerken çok gördük ama bu kılıkta hiç görmedik. Baş karakter Tracy'nin şirin ötesi annesini canlandıran Travolta filme inanılmaz bir neşe katıyor. Oyuncunun bu kadar sempatik olabileceğini düşünemezdim. Bu arada hazır oyuncudan bahsetmişken filmin tamamen "Grease" gibi birşey olduğunu da belirtmem gerek. 60'lara campy bir tarzla yaklaşan müzikal neredeyse yanı yol üzerinde ilerliyor. Filmin diğer kadrosu da çok iyi. Asıl başrolde yer alan genç oyuncuların yanında şarkı söyleyen bir James Marsden, Christopher Walken, Queen Latifah ve çok sevdiğim Allison Janney de filmin diğer ünlüleri. Başroldeki Nicole Blansky ise çok iyi bir tercih. Hairspray müzikalleri ve eğlenmeyi sevenlere şiddetle tavsiye edilir.

Thursday, November 08, 2007

Sert bir içki. Biraz maskara. Bolca cüret...

...kim dedi Sovyet imparatarluğunu deviremezler diye?

Bu Charlie Wilson's War'un tagline'ı. Afişinin altında da "Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır, bunların hepsini uydurabileceğimize inanmıyorsunuz değil mi?" diye bir ibare var.
Filmin fragmanı aşağıda. Tom Hanks 80'lerde gizli gizli Afganistan'a silah satan bir kongre vekilini canlandırıyor. Suç ortakları ise Texas'ın zenginlerinden bir kadın (Julia Roberts) ve bir CIA memuru (Phillip Seymour Hoffman)

Wednesday, November 07, 2007

Kim bu Samantha?

"Samantha Who" bu yılın en iyi yeni komedisi. Christina Applegate bu dizi sayesinde "Al Bundy'nin kızı" yaftasından da kurtulabilir. Aralarda inanılmaz derecede Jennifer Aniston tavırlarına bürünse de genel olarak diziyi tek başına taşıyabilecek bir performansa sahip. Ama buna da gerek yok. Çünkü kadronun geri kalanı da çok iyi. İşin erkek kısmında henü bir numara göremedik ama yardımcı kadın oyuncular çok başarılı. Melissa McCarthy (Gilmore Girls), Jennifer Esposito (Crash) ve diva Jean Smart (24) birbirinden eğlenceli performanslar çıkarıyorlar. Esposito'nun oyunu da bana Drea De Matteo'yu (The Sopranos, Joey) fena hatırlatıyor.
Dizi çok sağlam bir komedi. Romantik komedi yanı da ağır basıyor zaman zaman. İlk başta hafızasını kaybetmiş birisi esprisinin ne kadar uzatabilirler diye düşünmüştüm ama dördüncü bölümü yayınlandı dizinin ve şimdilik gayet güzel gidiyor. Amerika'daki reytingleri de çok sağlam.

Tuesday, November 06, 2007

Haberiniz var mı?


WGA (Amerika Yazarlar Birliği) üyeleri greve gidiyor. Hatta grev dün başladı bile. Bu öyle basit birşey değil. Çünkü sektörde çalışan herkes buraya üye. Yani bilinmez bir süre boyunca Hollywood'da senaryo yazılamayacak. Uzun vadede filmleri etkileyecek bir durum bu. Ki benzer nedenlerle Yapımcı, Oyuncu ve Yönetmenler Birliklerinin de önümüzdeki bahar yaz aylarında greve gitmesi olası. Bu yüzden şimdiden 300 civarında bir filme acil bir şekilde öncelik tanınmış durumda.
Ama asıl cefayı TV seyircileri çekecek. Şu anda Amerika'da yer alan dizilerin bölümleri yazılmadığı için yakın bir zamanda çekimler de duracak. Senaryo konusunda en verimli diziler bile ancak 12-13 bölüm çıkarmış durumdalar. Bu da Ocak sonu itibariyle Amerikan TV'lerinde Eylül'de başlamış bir dizinin yeni bölümüne rastlayamacağımız anlamına geliyor. Yayını duracak ilk dizinin ise "The Office" olacağı açıklandı. Çünkü yedekte sadece bir senaryoları var.

Bu sene bitirilmesi planlanan Scrubs'ın son bölümü yazılamadığı için anlamsız bir şekilde TV'ye veda edebilir.
Lost ise Şubat'ta başlayacak ve söz verilen 16 bölümden sadece 8'i yazılmış durumdaymış. Lost'un yazarları 8. bölüm sonunda ufak bir cliffhanger olacağını ancak yetersiz bir sezon finali olacağını belirtmişler.
Heroes'a kardeş olarak gelen yeni dizi "Heroes: Origins" belirsiz bir tarihe ertelendi.
Önümüzdeki haftalarda başlayacak olan Cashmere Mafia adlı dizinin ise yayını durduruldu. Dizinin ne zaman başlayacağı belirsiz.

Late Night Show'lara gelince... onlar zaten çoktan tekrar yayınlarına geçmiş durumdalar. Hiçbir şovmenin metin olmadan spontane bir şekilde şovu gerçekleştirmeye cesaret edemeyeceği söyleniyor. Neyse durum budur. O yüzden izlediğiniz dizilerin bu sene klasik bir biçimde 22-23 bölüme çıkamayacağını belirtelim şimdiden.
Grevin ne zaman biteceği elbette bilinmiyor. WGA'in bu tarzdaki bir önceki büyük grevi 1988 yılında yaşanmış ve tam 5,5 ay sürmüş.

Grevin nedenine gelince... yazarlar artık sadece TV'deki yayınlardan değil, DVD ve internetten download üzerinden de telif almak istiyorlar. TV kanalları ise duruma bol bol reality show'la hazırlanmışlar.

Sunday, November 04, 2007

Bergman dokunmuş gibi...

Biliyorum başlık yeterince provokatif ama yetmedi bana şu resim daha da bir heyecanlandırır Bergman hayranlarını diye düşündüm... Kare sanki "Saraband"dan çıkmış gibi. Neyse çok heyecanlanmayın full Bergmanesque bir film değil "Away From Her...
"The Sweet Hereafter"dan hatırladığım oyuncu Sarah Polley artık büyümüş de yönetmen olmuş meğerse. Geçen Cannes'da jüri üyesiydi ve ilk o zaman duymuştum. Neyse yeni filmi Alzheimer üzerine giden bir film ve Julie Christie'nin oyunuyla genelde anılıyor. Oldukça etkili, minimalist, biraz teatral bir çalışma. Sağlam bir metni var sadece Christie değil oyuncular genel anlamda çok başarılı. Polley süslü metnine son derece sade, ama gösterişini sadeliğinden sağlayan bir atmosfer yedirmiş durumda.


Filmi bir kere daha sağlam bir kafayla izlemek niyetindeyim. Çünkü iki film arka arkaya yaptığım için bir öncekinin havasından tam çıkamamıştım izlerken.. O film de Michael Winterbottom'ın "A Mighty Heart"ı... Pakistan'da rehin alınıp öldürülen gazeteci Daniel Pearl'ün karısının olaylar sırasında yaşadıklarına odalanıyor. Winterbottom yine çok güçlü bir anlatımla çıkmış. Angelina Jolie ise şimdiye kadar gördüğüm en iyi performansını sergilemiş. Aksan çalışması ve konuşma tarzı süper. Öyle ağlak zırlak bir rol değil ki zaten karakter de oldukça güçlü bir kadın. Ama gelin görün ki bu güçlülük konusunda da hiç aşırı role kaçmamış. Acaip dengeli taş gibi sağlam bir performans. Kesinlikle tavsiye edilir.

Away From Her
A Mighty Heart

Sunday, October 28, 2007

Hanna Schygulla'nın gözleri ve Antalya!

Bir süredir yine uğrayamadım buraya... yoğunluk yine fazlaydı hatta Filmekimi'nde bile sadece 2 film görebildim. İlki "Control"dü. Açıkçası öyle aman aman bayıldığımı söyleyemem. Yönetmeni takip edilesi bir adam. Cidden çok hoş anlatımlar kurmuş ama işin metin kısmı bana gayet vasat geldi. Bir diğeri ise Paranoid Park'tı. Gus Van Sant hakkında artık yazılacak çok birşey yok. Adam sinemasını bulmuş durumda ve özellikle son yıllarda beni mest eden filmler yapıyor. Ne kadar şanslıyız ki (ya da şanslıyım diyeyim çünkü benim gibi düşünmeyenler çoğunluktadır) anlamsız "Good Will Hunting" yollarında kendisini kaybetmedi. PP, direk son ölüm üçlemesindeki filmlerin tadında çok hoş bir deneyim sergiliyor. Öyküye tamamen odaklanmadan ama onun yolundan da tam çıkmadan kaykaycı bir çocuğun başından geçen olağandışı bir olayın etkilerini son derece olağan ve artık alıştığımız şekilde görsel bir dille ve müthiş bir ahenkle anlatıyor. Christopher Doyle'un çıkardığı inanılmaz etkileyici atmosferi de atlamamak lazım.

Neyse gelelim asıl konuya. Bugün Antalya'da portakallar sahiplerini buluyor. Festivalde bulunmadığım için filmlerin hepsi hakkında tamamen bilgim yok elbette. Ancak duyduğum kadarıyla en çok şans görülenler arasında "Adem'in Trenleri", "Yumurta" ve "Yaşamın Kıyısında" varmış. Ben de festivalde yarışan ve benim izleme imkanı bulduğum filmler hakkında yorum yapayım dedim.
"Adem'in Trenleri"
Barış Pirhasan (ki kendisi hocam olur) o tatlı bakış açısını tüm filme yedirmişti. Oyuncularla iletişiminin çok iyi olduğunu bütün performanslardan görmek mümkün. Çok tatlı bir coming of age öyküsü bu. Hikayenin anlamsız yere uzadığı ya da inandırıcılığı zedelediği ufak noktalar hatırlasam da genel olarak ağızda hoş bir tat bırakan filmdi. Cem Özer'i sevmem, buradaki performansını da aman aman övmeyeceğim ama beklediğimden iyi bulduğumu söylemeliyim. Adem'i oynayan Fıratcan Aydın'sa çok yetenekli bir çocuk. Hoş bir taşra filmi "Adem'in Trenleri" ve içinizi hem ısıtan hem de burkan bir film. Artık DVD'de falan izlerseniz tavsiye ederim.


"Yumurta"
Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmini izlemiştim sadece. Yakın zamanda "Meleğin Düşüşü"nü de izlemek istiyorum çünkü "Yumurta" şu ana kadar bu sene izlediğim en iyi film. Son dönem Rus sineması, belki biraz Nuri Bilge Ceylan tadında. (ama NBC gibi diyalog konusunda tökezlemiyor.) Nejat İşler'in dışında Saadet Aksoy'un oyununa bayıldım ve Antalya'dan kadın oyuncu ödülünü almasını umarım. Bunun dışında Kaplanoğlu, atmosfer üzerinden çok başarılı bir hisler sineması yaratıyor. Görsellik çok etkileyici ve boş değil. Sağlam bir sinema diliyle minimalist ama koskoca bir film izlemek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir. Umarım "Altın Portakal"ı da alır.

"Yaşamın Kıyısında"
Akın'ın sinemasını çok seviyorum. O acemi "Kısa ve Acısız"ına bile bayılırım. Ama "Yaşamın Kıyısında"yı oluşturan iki ana öykünün de başlarında hafif bir çiğlik vardı bence. Yine de sonra o kadar güzel ilerliyor ve katmanlanıyor ki film... Artık bu 'çakışan hayatlar' muhabbetinden eminim pek çok kişi bıkmıştır, ama bir de Akın'ın o naif ve iyi niyetli gözünden bakın derim. Sadibey.com'da Coşkun Çokyiğit'in filmle ilgili bir yazısına rastladım az önce. İnanılmaz 'dumbass' bir görüş ve özellikle milli duyguların faşizanlığa doğru hızla ilerlediği bugünlerde beni ciddi anlamda rahatsız ettiğini de söylemeliyim. Akın, Türk asıllı olabilir ama herşeyden önce bir dünyalı olduğunu açık ve seçik bir biçimde belirtmişti ve bu film de bunun kanıtlarından sadece birisi. Filmden etkilendim... doyasıya zevk aldığımı söyleyememe ama bir şekilde dokunduğunu söylemeliyim. Filmle ilgili iki şey daha söyleyeyim. TR için hazırlanan afiş rezalet bişey, yine kafalr yanyana dizilmiş. Bir de Hanna Schygulla çok yaşlanmış ve bozulmuş belki ama o gözler hala konuşuyor yaw.. :)

Festivalde yarışan ve benim izleme imkanı bulduğum filmlere gelince. "Janjan" amatör bir temsil gibiydi. İnanılmaz bir iyi niyetle çekildiği belli oluyor. O yüzden belki o kadar da ciddi kötüleyemiyorum ama yani üzülüyor insan böyle filmler görünce. Bir de "Mutluluk" var tabi.. Daha önce yazmıştım filmle ilgili. Aksayan senaryosu ve inanılmaz gereksiz uzunluğuna rağmen keyifle izlediğim bir filmdi. Abdullah Oğuz'un zanaat yönü çok iyiydi. Ve başroldeki iki oyuncusu (Özgü Namal ve Murat Han) ödül alırlarsa da çok sevinirim.

Şimdilik bu kadar... hafta içinde biraz daha yoğunluk azalacak. O zaman yeni birşeyler daha yazarım mutlaka.

Tuesday, October 16, 2007

Jolie - Eastwood birlikteliğinden ilk fotolar...

Angelina Jolie şu aralar Clint Eastwood'un son filmi "The Changeling"in setinde yer alıyor. 1920'lerde geçen gerçek bir hikayeden uyarlanan film bir annenin çocuğunun kaçırılması (ve bulunması) sonrasında yaşadığı paranoyaya odaklanıyormuş.. Eastwood bir röportajda filmin 1944 yapımı ünlü female-gothic örneği "Gaslight" tarzında bir film olduğunu belirtmişti. Hatırlatmak lazım Ingrid Bergman o filmle bir Oscar almıştı. Jolie-Eastwood birlikteliğinin de en azından oyuncuya bir adaylık getirebileceğini düşünmek yanlış olmaz. Tabii daha çok var filmi izlememiz. Kasım 2008'de Amerika'da gösterime sokulacak film.

Thursday, October 11, 2007

Yasemin kokan büyükannem...


"Persepolis" geçen sene Cannes'da Altın Palmiye için yarıştığından beri sabırsızlıkla beklediğimiz bir animasyon. 26'sında vizyona girecek olmasına rağmen filmekimi'nde de biletleri anında tükenmişti. Açıkçası benim filmin uyarlandığı çizgi romandan veya onun da kaynağı olduğunu duyduğum romandan haberim yok. (Yoksa bu ikisi aynı şey mi?) Sadece filme bakarak bir değerlendirme yapacağım o yüzden. Film görsel anlamda kesinlikle büyüleyici. Bilgisayarda üretilmiş 3 boyutlu animasyonlar çağında bu eski sistemi ne kadar özlediğimizi de anlamış bulunuyoruz. Marjan Satrapi ve Vincent Parannoud'un bu aşama alkışlanması gerekiyor.
Ancak içerik beni aman aman etkilemedi. Herşeyden önce bunun bir büyüme öyküsü olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Elbette işin içinde ciddi miktarda politik içerik de söz konusu. Yalnız bu aşamada "Persepolis" zaman zaman tarih kitabı gib işliyor ve oturup İran'dan haberi olmayanlara onun bilgilerini bir bir veriyor. Politize öykülerde ciddi bir didaktiklik tehlikesinden de bence sınırdan dönülüyor. İnsani taraflar gayet iyi işleniyor ama dediğim gibi bazı öyküler biraz fazla mesaj verme kaygılı sanki.
Aslında öyle böyle bakınca Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele'leri aklıma geldi. Cidden zaman zaman film skeçler ya da fıkralardan oluşuyormuş gibi bir hava kapladı içimi nedense. Beni rahatsız edenler bunlardı.
Genel anlamda batının doğuya yaklaşımı, şu hiç sevmediğim "oryantalizm var mı?" tartışması (yani en nefret ettiğim muhabbet) ya da İran'da geçen bir öyküde Fransızca konuşulması gibi şeylerden ben rahatsız olmadım ve açıkçası beni de zerre kadar ilgilendirmiyor.

Burada bir ülkeyle beraber, kendisi içinde çırpınan bir kızın büyüme hikayesi var herşeyden önce ve her ne kadar rahatsız olduğum tercihler söz konusu olsa da bu öykü beni tatmin etti. En azından büyükannenin yasemin kokusu bana yeter de artar.
İyi bir film tavsiye ederim.



Bu arada bayramda yokum bilgisayar başında. Herkese iyi bayramlar.

Tuesday, October 09, 2007

Az önce ya havuza işedim, ya da suyum geldi!


Veeeee sonunda Friday Night Lights döndü. 8 aylık bir zaman diliminin ardından karakterlerimizn yeni durumlarıyla da tanışmış olduk. Tami'nin hamileliğinin sonuna yetişmiş olmamız acı oldu ama daha karizmatik bir şekilde de bu iş halledilemezdi herhalde. Havuzda belirdiği an ortadaki kızlı erkekli seksilik yarışı yapan herkesi alaşağı etti. Connie Britton'dan özellikle bahsetmek lazım. Bu kadının oyunu bir mucize gibi. Tabii aslında aynı şey tüm kadro için geçerli ama Kyle Chandler'la ikisi televizyonda doğal oyunculuk konusunda yeni bir sayfa açmış durumdalar.
Açıkçası dizide garip tercihler de var. Mesela Lyla'nın birden dine dönmesi absürd geliyor tercih olarak. Tabii bunu en doğru zamanda en doğru karaktere yaptıklarını kabul ediyorum, ama oradan nasıl bir malzeme çıkaracaklar ve Lyla daha ne kadar o sularda gezecek bilinmez.
Aslında pek çok şey benim için sürpriz olmadı. Taylor'ın diğer takımı seçeceğini, Jason'ın takımda çalıştırıcı pozisyonundaki takımda olacağını ve elbette bölümün sonunda tanık olduğumuz cinayetten haberdardım.
Cinayet konusu ayrıca tartışılması gereken birşey bu arada. Amerika'da okuduğum birkaç eleştiride, bu kadar realist ve organik bir diziye bu tarz bir yan öyküyü yakıştırmadıklarını okumuştum. Doğrudur, cinayet şu noktada gerçekten fazla O.C. duruyor ama adamlar oyuncularını nasıl oynatacaklarını ve sahneleri nasıl çekeceklerini çok iyi biliyorlar. Ve içerik ne olursa olsun yaratılan atmosfer diziyi kurtarıyor.
Şu aralar yayınlanan diziler içinde en sıkı yönetmenlik işlerini bu dizide görüyoruz diyebilirim.
Bu arada bir sürü spoiler öğrenmiştim ama Julie'nin olayından haberim yoktu. O yüzden o kısımları baya heyecanlı seyrettim ve babasıyla konuştuğu sahne çok etkileyiciydi.
Bu dizinin hastasıyım yaw...

Monday, October 08, 2007

İsveçli bir yetim ve iki aslan!

"Dirty Sexy Money"e gereksiz yere fazla yüklenmişim geçen hafta. Yani hala TV'deki en yaratıcı şov değil ama en azından ikinci bölüm itibariyle bir denge sağlayabileceğini de gösterdi. İşin ciddi gizemli kısımlarıyla ilgili yavaş ama derinden hareket ediyor. Diğer taraftan aileyi yine dengeli biçimde yansıtmaya devam ediyor. Ama herşeyden önemlisi Nick karakterinin (Peter Krause) içine girdiği bu deliler dünyasını tasvir ederken Nick'in o çaresiz çırpınmalarını da çok eğlenceli bir hale getiriyor.
Ama şunu söylemeliyim, ikinci bölümü bu kadar sevmemde en büyük neden Donald Sutherland'di. Yani ilk bölümde de ağırlığını koyuyordu ama yine de dizinin vaad ettiği en iyi şey haline geliyor. Yılın sonunda bir Emmy yaraşır Sutherland'e.

Saturday, October 06, 2007

Tim Burton'dan "Sweeney Todd"

Ünlü müzikali sinemaya uyarlayan Tim Burton yine esip gürleyecek gibi. Johnny Depp ve Helena Bonham Carter başrolde... başka söze gerek yok, fragmana buyrun. :)

Daha tatlısı yok!!!

Çok da büyük bir sürpriz değil. Daha yeni sezonla ilgili ilk eleştiriler çıktığında bu sezonun en favori yenisi de belli olmuştu. "Pushing Daisies" televizyonun görebileceği en büyülü şey. Daha ilk sahneden itibaren anında kavrıyor ve tonlarca masaldan öğrenmediyseniz bile illa ki bir "Örümcek Adam"da Peter Parker'ın yüz kere gözünüze soktuğu 'yetenek varsa laneti de gelir kardeş' muhabbetiyle birlikte sizi can evinizden vuruyor. Bölümün sonunda içi parçalanmayan bizden değildir. Ayrıca bu dizi nasıl böyle devam eder anlayamıyorum. Yani tabii ki anlıyorum ama TV karşısında çatlamamak mümkün değil. Yani ben bu aralar üzüntüden ölürsem bilin ki o sırada "Pushing Daisies" izliyor olurum.

Neyse sadede gelelim. İsim tam olarak ne anlama geliyor bilmiyorum ama işin içinde bir söz sanatı varsa eğer kesinlikle doğru tercih. Dizi papatyalarla beraber herşeyi fazlasıyla zorluyor hayal gücünde hiçbir sınır yok ve bunun kaymağını da yiyor. Fantastik bir dizi için bile üst boyutlarda bir atmosfer yaraılıyor. (Kabul edelim, efekt çalışması çok iyi değil) ama muhtemelen ileride daha iyi bütçeyle daha görkemli birşeylerle karşılaşırız. Yine de görsellik ve set tasarımlarının özü son derece başarılı. Aynı şekilde kostüm ve makyaj tercihleri de olağanüstü.
Oyuncular konusunda maalesef bir bilgim yok. İçlerinden sadece Kristen Chenowith'i (The West Wing - ve Studio 60'de Harriet karakterinin ilham perisi) biliyorum. Ona rol süper yakışmış. Ama kadro genel anlamda son derece başarılı. Lee Pace ve Anna Friel diziyi kaldırabilecek enerji ve hınzırlığa sahipler.

Senaryo, anlatıcı kozunu çok iyi kullanıyor. Bunun yanında aralardaki zeki espriler de sağlam çarpıklıktaki çekimlerle desteleniyor. Birkaç yerde Tim Burton filmleriyle karşılaştırıldığını duydum. Açıkçası bana pek doğru gelmiyor. Yani Burton'ın estetiği genel anlamda bu kadar light olmadı ve tematik anlamda da çok Burtonesque bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bir de Burton filmlerinde anlatıcı bu kadar fazla rol de almaz. Bu arada şunu söyleyeyim aksine estetik anlamda bana baya "Lemony Snicket's..."i hatırlattı. Filmi sevmem ama zaten sadece estetik ve narrator anlamında kastediyorum. Hatta biraz da Amelie dersem abartmış olmam sanırım.
Toparlayayım artık "Pushing Daisies" bu yılın herhalde en iyi yeni dizisi. Evet dizinin ne hakkında olduğundan falan bahsetmedim, çünkü izleyecek olanlar ve diziden haberdar olmayanlar bence kesinlikle hiçbir şey bilmeden izlemeye başlayın. Acaip zevk alacaksınız.

Ginger adında bir sürpriz!


"Private Practice"
de gelişme var. Sanırım dizi soapy-CSI ya da ilişkiler alanında House'çılık falan oyanayacak. Tabii bu arada Addison doktorluk durumları ne olacak bilmiyorum. Yan karakterler giderek kökleşiyor. Sadece Naomi ve Sam muhabbeti hala tam hoşuma gitmiyor. Ayrıca nedendir bilinmez kadrodan gözüme batan tek isim Taye Diggs (halbuki iyi oyuncu)... Neyse Kate Walsh'un bu dizide çok daha iyi performans çıkaracak malzemelerle karşılaşacağı kesin. Diğer yandan şu olayları çözme muhabbeti hafiften beni sinir etse de sonunda gözlerim doldu falan. Ben o kadar delisi değilim ama bu tip hasta muhabbetleri ve vakalar Amerika'da işler ve bu yüzden de Addison LA'de kalır bence. Ayrıca TV dünyasının yeni favori hayali çifti Cooper ve Violet olabilir mi lütfen? :)



Friday, October 05, 2007

"Hair makes you look like a hooker... I like it"

"House M.D." bence 3. sezonda çok ciddi çuvallama belirtileri gösteriyordu. Dizi 2 sezon boyunca sağladığı yapının aynısıyla artık sıkmaya başlamıştı ve artık Hugh Laurie bile benim gözümde diziye birşey katamıyordu. Anladığım kadarıyla bundan tek şikayetçi olan ben değildim ve neyse ki yapımcılar bizi oyalayacak güzel bir twist'le kadronun yarısının House tarafından sepetlendiğini yazmıştı. Tabii yepyeni bir üçlü de 4. sezonu yeterince ilginç kılabilirdi sonuçta onları ve dertlerini tanıyana kadar bir iki sezon daha geçirebilirlerdi. Ama çok daha başka bir şeyle çıkageldiler ve iyi de ettiler.
Survivor usulü (hatta çok daha beteri) bir elemeyle House'ın asistan seçme işlemlerini izlemek olağanüstü eğlenceli ve çeşitli karakterlerin diziye katabilecekleri taze kan açısından da iyi şeyler vaat ediyor. Diğer yandan her ne kadar bıksak da bunca yıl sevdiğimiz ve alıştığımız karakterleri şık bir şekilde geri getirmesi de takdire şayan. 6 bölüm sonunda yeni asistanlardan kurtulunacağı ve eskilerin geri geleceği söylentileri var ama bence bu yenilerden de farklı birşeyler çıkabilir.

House'ın tıbbi kısımlarında bir değişiklik yok, ama Cameron, Chase ve Foreman'a yüklenen yeni anlamlar, onların yokluğunda Wilson'ın House üzerinde artan etkisi ve elbette yeni adayların House'la yaşadığı çatışmalar diziye yeni bir kan getirdi. Sezonun devamındaki formül nasıl olacak bilmiyorum ama izlediğim ilk 2 bölüme göre House tam formunda geri döndü diyebilirim.

Cadılar, ajanlar, sokak çalgıcıları ve Edith Piaf

Once:
Bu filmin bizde vizyona girip girmeyeceği belli değil. Ama büyük ihtimalle if'ciler kaçırmaz ve programa dahil ederler sanırım. Yine de bu filmi aklınızda tutun ve bulduğunuz ilk anda da seyredin. Enfes bir bağımsız, enfes bir müzikal ve son yılların belki de en iyi aşk filmi. Öyle sulu zırtlak ve bildik formlarda kurulmuş bir aşk öyküsü değil bu tabii ki. Hatta daha belirgin bir şekilde sevgi filmi bile denebilir. Sonuçta bu daha çok birbirine iyi gelen iki insanın öyküsü ve enfes müzikleriyle sizi 1,5 saat boyunca dünyadan izole hale getirmeyi başarıyor. Kesinlikle tavsiye edilir.



The Bourne Ultimatum:
Bourne'un son macerası da 12 Ekim'de vizyona giriyor. Özellikle Paul Greengrass'ın yönettiği ikinci filme bayıldıktan sonra bunu da merakla bekliyordum. Amma velakin ufak çapta bir hayal kırıklığı da yaşadım beraberinde. Herşeyden önce bence film üçlemeyi aman aman bir şekilde bitirecek çok önemli, ilginç, şoke edici bilgi vermekten falan uzaktı. Tabii bu ille de gerekli değil ama sanki öyle birşey geliyormuş gibi davranıp sonra da önünüze zaten bildiğiniz birşey sununca insan hafiften hayal kırıklığına uğruyor. Ayrıca öykü yapısının bazı yerlerde birebir aynılığı üstelik Paul Greengrass'ın yine 'aynı' tercihleriyle birleşince "The Bourne Supremacy"nin ufak farklılıklarla yeniden çekilmişi gibi bir hisse kapıldım. Supremacy, ilk filmden çok farklıydı ve üstelik zıpkın gibi de bir öykü ağı vardı. Ultimatum ise maalesef bir yenilik katamıyor, aksine biraz tekrara düşüyor. Yine de çok sağlam aksiyon nefes almadan izleyebilirsiniz. Ama ikinci filmden sonra bence geri adım olmuş bu.




Stardust:

Kitabı okumadım ama söylenene göre baya bir değişiklik yapılmış. Stardust benim için hayal kırıklığı oldu. Çok bariz nedenler sıralayamayacağım ama oturup da ne güldüm ne de heyecanlandım. Özellikle başlarında karakter tanıtım evreleri bana baya amatör ve çocukça geldi. Şöyle diyebilirim ki filmin ortalarına doğru Robert De Niro'nun bölümüyle birlikte biraz daha eğlenmeye başladım. (Ki beni de De Niro fanı falan sanmayın, tamam çok iyi oyuncudur, izlemesi büyük keyiftir ama "De Niro, Pacino diyince dünya dursun" diyenlerden değilimdir. Sonrasında Ricky Gervais hoşlukları falan ayrı bir hava kattı ve sonlara doğru güzel bir çatışma içine girdi öykü. En sonlarında yine irtifa kaybetti gerçi. Ama sonuçta Robert De Niro ve Michelle Pfeiffer'ı izlemek için bir bahane arıyorsanız, Stardust buna son derece uygun. Onun dışında pek bir numarası yok sanırım ki görsel efektleri falan da tatmin edici olmaktan uzaktı.


La Mome:
Bizde vizyona girdi de çıktı bile ama ben ancak seyredebildim. Filmi ben genel anlamda başarılı buldum. Yani ciddi bir odaksızlık var ve Piaf'ın hayatında neler olduğunu da doğru düzgün bir şekilde anlatmıyor belki ama yine de başarılı bir serbest uyarlama. Edith Piaf'ın şarkılarını seviyorsanız mutlaka izleyin iyi vakit geçirmemeniz olası değil. Marion Cotillard ise tek kelimeyle olağanüstü. Kadın 10 numara, filmi tek başına taşıyor, ve izlenmeyi hakediyor. Ayrıca Oscar adaylığı da büyük ihtimal (ve umarım) gerçekleşir.

Wednesday, October 03, 2007

Artık sinema zamanı... "filmekimi" geliyor


Dizilere bir ara verip biraz da sinemaya dönelim. Filmekimi'nin biletleri bu hafta satışa çıkıyor. Yine ucuz fiyat uygulaması sebebiyle zor bilet bulacağız gibi.
Bu sene program çok güçlü. Ve eminim herke galalara bakıp iç geçiriyor ama çok da üzülmeyin o filmlerin çoğu gerçekten de vizyon görecek. Eastern Promises, Persepolis, Irina Palm ve Hairspray'in bildiğim kadarıyla vizyon tarihleri belli bile. Kusturica'nın "Bana Söz Ver"i de Bir Film tarafından satın alınmış durumda. Şu an için vizyona girip girmeyeceği kesin olmayan iki film var: "Paranoid Park" ve "Across The Universe".... "ATU, oldukça etkileyici gözüküyor. PP de Gus Van Sant sonuçta. Sanırım ben galalardan parama kıysam kıysam bunlar için kıyacam. Ama o da kesin değil o zamanki ruh halime bakıyor biraz.

Diğer filmlere gelince. Altın Palmiyeli "4 Months, 3 Weeks, and 2 Days"i geçenlerde izledim. Ve çok beğendim. Eğer "Death of Mr. Lazarescu" ve "East of Bucharest" gibi son dönem Romanya sinemasının örneklerini sevdiyseniz bunu sevmemeniz için bir neden yok. Yani "4 ay..." diğerleri gibi bir mizah kullanmıyor ve zaman zaman da rahatsız edici olabilir.

Programdan bir diğer izlediğim filmse "An Old Mistress"... sinemanın en sapık kadın yönetmeni Catherine Breillat bu sefere kostüme bir drama çekmiş. Ancak ben filmi öyle çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Evlenmek üzere olan bir adamın 'metresiyle' ayrılma ve ardından evlilik süresince ayrı durmaya çalışma durumlarıyla ilgilenen filmde Asia Argento var.

Bobby yurtdışında çok iyi eleştiriler almamıştı ama filmi beğenenler de yok değil. Kadroyu izlemek için gidebilirsiniz. (Ki iyi performanslar varmış) Onun dışında ben programdaki neredeyse her filmi görmeye çalışacam. Cannes'da yer almış ve ödüllenmiş filmler için hep iyi şeyler duydum...

Bu arada son dakika golü "Kırmızı Balonun Yolculuğu" kaldırılmış. Onu da çok görmek istiyordum... Herhalde Nisan'a kalacak.

Tuesday, October 02, 2007

Pictures of youuuuu....


İşte ilk bölüm dediğin böyle olur. Geçen sene bu zamanlar ilk başladığında "Dirty Sexy Money" muamelesi yaptığım "Brothers & Sisters" televizyondaki en tutarlı dizi oluverdi. Aynı zamanda en sıcağı elbette. Reklamlardaki "Amerika'nın en sevdiği aile" yorumu boşuna değil. Artık rayına oturduktan sonra da dizinin yazarları süper bir verimle çalışıyor gibi gözüküyor. 2. sezonun ilk bölümü kahkahalar attırırken bir yandan da gözleri sulandırdı. Calista Flockhart ve Sally Field kavgası mükemmeldi. Meksika restoranındaki sekans süper zevkliydi. Ayrıca tüm karakterler için yaratılan yan öyküler de süper işe yarıyordu. Balthazar Getty ve şu sarışın karısı nihayet biraz daha fazla gözüktü. Rachel Griffiths ufacık sahnelerinde aşık olunasıydı. Beni tek rahatsız eden kısım Saul amca ve 'eski arkadaşı' arasındaki sahneydi. Bilmiyorum ama bana son derece yapay geliyor. Yine de son haftada izlediğim en iyi dizi prömiyeriydi.
Dizinin inceliğini görmek için sadece Robert ve Kitty'yle yapılan röportajı izlemek mümkün. Ciddi konularla mizah arasındaki geçişler çok başarılı bu dizide ve öyle gözüküyor ki devamı da gelecek.
Bu ilk bölümle birlikte Sally Field'a bir Emmy daha alalım lütfen. Hatta mümkünse bütün oyuncu kadrosu buyursun sahneye. Televizyonun en şirin ve sıcak ailesi alkışı hakediyor.




Not: "Pictures of You" dizinin promolarında kullanılan bir şarkı. Şarkı "The Last Goodnight" grubuna ait. Dinlemediyseniz tavsiye ederim. Klibi de hemen aşağıda.

Monday, October 01, 2007

Banliyöde işler tıkırında...

Spoiler vermemeye çalışacağım...
"Desperate Housewives" bence geçen sezon doğru yolu bulmuştu. Sadece gizemli öykülere odaklanmayıp işin mizah yönünü de geliştirmişlerdi. Evet artık banliyö hayatı üzerine taşlama yapabilecekleri birşey kalmadı ama en azından işin komedi kısmını da iyi bir yere çekmeye başladılar. Bu sezon da herşey yolunda gidecek gibi. Yine yeni bir komşu ve gizemli bir olayımız var ama kim takar ki. Susan'ın bütün bölüm boyunca kadınsal sebeplerle zırlaması, Bree'nin sahte hamileliğini saklamaya çalışması ve Gaby'nin 'yine' eski günlere dönmesi dururken bana ne Dana Delany'nin çocuğuna ne olduğundan. İşin dramatik yönünde elbette Lynette var. Felicity Huffman bu sene ödüllere baya yem atacak sanırım. Yine çok çok iyiydi.
Ha bu arada Edie'nin olayını da mükemmel bir şekilde kotardılar. Tebrik etmek lazım. Bu adamlar klişeyi eğlenceli hale getirmeyi iyi beceriyor.
4. sezonun ilk bölümünü izlerken özellikle 'çatal' sahnesine dikkat. Gülerken koltuktan
düşüyordum neredeyse... :)

Sunday, September 30, 2007

Dirrrrty Sexy Money!!!



Donald Sutherland'in şu bakışı adamı bitirir yani. Açıkçası ilk başta fotolar falan çıkınca Dallas, ya da Hanedan türevi birşey beklemiştim. Ancak promoda "Brothers & Sisters" referansını görünce işin içinde mizah olacağı da belli olmuştu. B&S için de yazmıştım zamanında eski dönem dizilerini hatırlatıyor diye... "Dirty Sexy Money" de benzer yoldan işine kattığı komedi sosuyla ilerleyecek gibi. Ve tıpkı B&S gibi ilk bölümü vasat. Onun gibi sonra güzelleşebilir mi bilinmez ama çakma bir "Arrested Development" ailesi burada biraz fazla kalabalık kaçıyor. Peter Krause'nin karakteri genel olarak dengeliyor gibi ama sanki yeterli değil. Bir de tabii olmazsa olmaz işin gizem sosu var ama bu absürd aile ve aşırı idealist avukatları ile ilgili (yardım falan yapmak istiyor... o kadar ihi niyetli yani) birşeyleri ciddiye almamız mı gerekiyor ki?
"Dirty Sexy Money" aralarda dolaşan bir dizi. Bir şekilde "Brothers & Sisters" gibi kendi cazibesini yaratabilir. Ama ilk bölüm herhangi bir şey vaad etmiyor.



Saturday, September 29, 2007

Grey's Anatomy: Yeni Naziler...


Veee 4. sezon başladı. Addison yok Burke yok... ama Meredith'in çıtır kızkardeşi var. :) Sonunda karakterlerimiz intern'lükten çıkıp resident oldular. Her birini Bailey'nin farklı bir uzantısı olması acaip hoştu. Ayrıca George'u yeni internlerin yanına yerleştirmek de kabul etmeliyim iyi fikirmiş. Böylece onların arasına da daha kolay girebileceğiz. Açıkçası 3. sezon finalinde o twisti George'u biraz daha mızmızlatmak için yaptıklarını düşünmüştüm ama öyle çıkmadı. Tabii sezon boyunca yine bağırıp zırlayacak ama en azından diziye yeni bir soluk gelmiş gibi yeni stajyerler sayesinde. Onun dışında çok da büyük bir bölüm değildi. Karakterlerin yeni sezona girişleri, gidenlerin ve gelenlerin açıklanması falan. Sanırım en absürdü Sloan'ın Shepherd'a söylediğiydi. (Tabii senaristlerin adamı dizide tutmak için bir bahaneye ihtiyaçları var ama bu kadar da kolaya kaçmasalardı keşke) Ayrıca Izzie & George olayının bu kadar dallanıp budaklanması da beni sıkmaya başladı. Meredith ise her zamanki gibi... tam boğulmalık.

Friday, September 28, 2007

Private Practice: Çünkü Addison'ı seviyoruz!


Grey's Anatomy'nin 4. sezonuna başlamadan önce yavrusuyla tanıştık. Evet Addison, Seattle Grace'i terkediyor ve Los Angeles'a taşınıyor. Zaten karakterlerin her biriyle Grey's içinde tanışmıştık. Karakterlerde değil ama oyuncularda ufak bir değişiklik var. Addison'ın yakın arkadaşı Naomi'yi artık Merrin Dungey (Alias) oynamıyor.
Aslında "Private Practice" öyle aman aman bir başlangıca sahip değil. Ancak yine de karakterlerini daha önceden tanıtmış olmanın verdiği avantajla birlikte olaya daha hızlı girebildi. Sonuçta buradaki tıbbi durumlar da farklılık yaratıyor. Büyük ihtimalle Addison bundan böyle içinden ağaç geçmiş insanlar, kolu bacağı kopup karışmış tipler ya da türlü gudubetle karşılaşmayacak. Olaylarla beraber hastalar da biraz daha sosyetik, biraz daha pembe dizi olacağa benzer. Aslında ilk bölümde (Grey's içindeki bölümde de sezmiştim) ciddi anlamda yeni bir Ally McBeal havası sezdim. (Asansördeki teyzeden de vazgeçtiler sanırım. Yazık olmuş baya eğlenceli olabilirdi) Orjinal dizide Meredith'in tüm çabalamasına rağmen deli gibi rol çalan yan oyuncular o havanın yakalanmasını biraz engelliyordu. Addison şimdilik burada dizginleri elinde tutuyor gibi. (Ki bence ondan rol çalma kabiliyetine sahip bir karakter de henüz gözükmüyor)
Sevilesi karakterler var. Grey's gibi soapy bir hale de dönüşmeme şansı var. Ama Shonda Rhimes kesin burayı da yakında cadı kazanına dönüştürür. Neyse Addison'ı sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edilir. Büyük ihtimalle 1. sezonu tamamlar ama biraz daha cazibeli olmazsa 2. sezonu göremeyebilir.
Yine de şunu bilmek içimizi rahatlatıyor. Kate Walsh'un anlaşmasında dizi tutmazsa "Grey's Anatomy"ye dönebileceği yazıyormuş.

Thursday, September 27, 2007

Oscar'a Doğru


Test diye başladık, o arada yazıları yollamaya başladım ve burada duyurmayı unuttum. Sinema.com'da yeni bir köşe hazırlamaya başladım: "Oscar'a Doğru"

Blogu geçen sene takip edenler nasıl birşeyle karşılaşacaklarını biliyorlar. Bu seneki Oscar yarışı ile ilgili haber, yorum ve eleştirilere oradan ulaşabilirsiniz. Sık sık kontrol etmeyi unutmayın. Önümüzdeki haftalarda daha da hızlanacağız. Köşeye ulaşmak için ise BURAYA tıklayın.