Friday, February 23, 2007

Özel Ödüller: Pan'ın labirentinde...

Orjinal Müzik: The Queen
Bu kategoride genel favori "The Queen" aslında. Ki benim de en beğendiğim müzik çalışması oydu. Aslında filmi izlerken sağlam bir atmosfer yaratmasına rağmen arka fonda kalması adaylık alamayacağını düşünmeme neden olmuştu. Adaylığına ayrıca sevindim. Zaten Alexandre Desplat da bu aralar popüler. İkinci favorim ise "Pan's Labyrinth". Aslında sadece müziklere bakıp düşündüğümüz zaman en kazanabilir olan da o. Çünkü içlerinde en akılda kalıcı melodiye odaklanan ve öykünün geneliyle de bir iletişim kurabilen bir yapıya sahip. Babel çok güçlü diyenler var. Onlara söyleyeceğim tek şey. Bu Gustavo Santaolalla'nın ikinci adaylığı ve ilk adaylığı ise geçen sene Brokeback Mountain'laydı ve onu da kazandı. Hiç sanmıyorum.
Bu etkileyici müziklerin yanında "The Good German"la Thomas Newman'ın 9. adaylığı ve henüz Oscar'ı yok. Ama filmi çok az kişi izlemiştir ve müzik çalışması çok başarılı olmasına rağmen diğerlerindeki gibi bir yakalama özelliği yok. Sadece döneme ve öyküye enfes biçimde hizmet ediyor o kadar. "Notes on a Scandal"ı izlemedim ama müziklerini dinledim. Klasik bir Philip Glass çalışması ancak bu saygıdeğer müzisyenin 3 adaylığı olmasına rağmen henüz bir Oscar'ı yok. Bence oy pusulasında Glass'ın ismini görenlerin aklı direk ona gidebilir. Ama Pan ya da Queen daha iddialı. Kazanırlarsa da çok sevineceğim. Newman kazanırsa ayrı bir seveceğim. Çünkü kendisi beğendiğim bestecilerden. Babel kazanırsa da büyük ihtimalle gecenin sonundaki kaçınılmaz sürprize doğru küfürler savurmaya başlayacağım.

Orjinal Şarkı: Listen (Dreamgirls)
Şu kadarını biliyorum Dreamgirls burada ödül alamazsa çok komik olacak. Benim filmdeki şarkılardan en sevdiğim parça bu. "Love you I do" fazla şirin. "Patience" ise fazla gözüne sokulan 'mesaj veriyorum dinleyin' şarkılarından. Gerçi "An Inconvenient Truth"un "I need to Wake Up"ı burada ciddi bir sürpriz yapabilir, hazırlıklı olun. Çünkü şarkı filmin etkisi altında kaldığınız sürece ve trivia bilgilerin yazıları geçerken çalıyor ve etkisi de iki katına çıkıyor. Aslında hakeden de o bence. "Cars"ın soundtrack'inde çok başarılı şarkılar var. Country müziği de çok severim ama "Our Town" çok bayık bir şarkı.
Kimin hakkı yendi?: You Know My Name (Casino Royale)
Duh! Yılın en iyi şarkısı. Eminem & Three 6 Mafia'ya ödül verdiklerinde artık Akademi kalıplarını kırıyor mu acaba diye düşünmüştük. Rap & Hip Hop'u kabullenmiş olabilirler ama daha Rock'ı kaldıramıyorlar demek ki.


Animasyon (Uzun Metraj): Cars
Hakeden film de bu. "Happy Feet" çok zorlayacak gibi gözüküyordu ama baya puan kaybetti. Çok da iyi oldu. Dağınık senaryosu ve kötü müzikleriyle alırsa çok sinirleneceğim. Tabii sırf 'küresel ısınma' mesajı vermek adına gidebilir. "Monster House"
ise benim için yılın sürpriziydi. 3D Capture tekniğinin 2. temsilcisi. Bu tekniğe henüz alışamadım ama filmin zeki ve eğlenceli senaryosuna bayıldım. "Cars"a gelince... diğer Pixar'ların yanında daha sönük belki ve muhafazakar bir senaryosu var ama olsun. Yine de çok sağlam. Hem teknik hem de dramatik yapı açısından. Ayrıca Pixar'ın yaratıcısı olan John Lassetter'ın bu kategoride bir Oscar'ı bulunmuyor.
Kimin Hakkı Yendi?: A Scanner Darkly
Şaşırdım mı ? Hayır elbette şaşırmadım. Akademi henüz o kadar büyüyemedi. Bu senenin en iyi filmlerindendi.


Belgesel (Uzun Metraj): An Inconvenient Truth
Bu kategoriden üçünün seyredebildim. İçlerinde en beğendiğim ise "Jesus Camp" oldu. Diğer yandan "My Country, My Country"nin de oldukça sağlam bir yapıya sahip izlenilmesi gereken bir belgesel olduğunu düşünüyorum. İkisine de benden koca bir alkış.
"Deliver Us from Evil" & "Iraq in Fragments" ise oldukça övülen belgeseller ve izlemek için sabırsızlanıyorum. (Festival programında yer alacaklar) Özellikle "Deliver.."ın yönetmen ve senarist birliklerinden belgesel kategorisinde ödülle döndüğünü söyleyeyim.
Belki de objektif olarak baktığımız zaman "An Inconvenient Truth" içlerinde en basit ve zayıf yapıya sahip belgesel. Ama içeriğinin önemi burada onu yıldız yapıyor. Hollywood bu konuda mesaj verme fırsatını kaçırmak istemeyecektir. Ayrıca ödülü yönetmen alacak olsa da Al Gore'un sahneye çıkıp gündeme damgasını vuracak bir konuşma yapma olasılığı da var. Hem seçimler de geliyor. Belki ilginç bir konuşmayla karşılaşabiliriz.
Kimin hakkı yendi?: İzlemedim ama "Wordplay" ve "Dixie Chicks" belgeselleri çok övülüyor. Aklınızda bulunsun rastlarsanız kaçırmayın.

Kısalara gelince... çok azını seyredebildim. Live Action'larda "West Bank Story"den izleyen nerdeyse herkes nefret ediyor ama Filistin-İsrail ilişkisine getirdiği bakış açısıyla bu ödülü alabileceği söyleniyor. Animasyonlarda Maestro'ya bayıldım. (youtube'da var) "Little Matchgirl" ise duygusal oyları toplayabilir. (Çok şık olduğunu da söylemek isterim)

Yabancı Dilde En iyi Film: Pan's Labyrinth
Pan'ın klasik Amelie vakası olacağı söyleniyor. Bu kadar popülariteden sonra ters tepki oyları gelebilir. Ama Amelie olayında beklenmeyen bir filme gitmişti. Şimdi herkes "Lives of Others" beklerken o sonucun sürprizlik bir yanı kalmayacak zaten. O yüzden sürpriz olursa "Indigenes"ten bekleyin derim. Bana özellikle 'büyük perdede izlenecek film' yorumu yapıldı ve akademi de böyle filmleri sever. Henüz izleyemedim ama bu sempatik film onlara çok uygun geliyor. "Lives of Others"ı gayet beğendim (son dönem diğer Alman temsilcileri gibi) ama özellikle sarkan sonuyla beni baydı ve genel anlamda da filmin abartıldığını düşünüyorum. Kanada'nın filmi "Water"ı hala izleyemedim ama sonuçlarda bir farklılık yaratacağını sanmıyorum. "After the Wedding"i ise çok sevdim gerçekten ama pek şansı olduğunu düşünmüyorum.
Pan'a gelince bu senenin kategorilerin üstünde en iyi filmlerinden birisi yani. Şimdiden iki kere seyrettim ve eminim her izleyişimde daha da çok beğeneceğim. Enfes bir çalışma. Guillermo Del Toro'ya en derin saygılar. :p

Kimin Hakkı Yendi?: Volver

Ya aslında çok da hakkının yendiğini düşünmüyorum. Ama yine de burada bahsetmek istedim. "Volver" gerçekten çok iyi bir film ama halihazırda 2 Oscar'ı olan Pedro Almodovar'ın artık bu kategoriyi parsellememesi gerektiğini ve İspanya'nın da başka yönetmenlerin filmlerini göndermesi gerektiğini düşünüyorum. (Ki bence Akademi de öyle düşündü) Sonuçta Almodovar'ın filmleri bu kategoride yer almasa bile Amerika'da dikkat çeken ve illa ki beğenilen çalışmalar oluyor. O yüzden aslında bu gayet isabetli bir karar olmuş. "Volver" listeye girseydi belki de "After the Wedding" gibi bir filmi duymayacaktık bile.

Thursday, February 22, 2007

Teknik Kategoriler: Kevin O'Connell'ın çilesi


Görsel Efekt: Pirates of the Caribbean: Dead Men's Chest
Kabul edin hakediyor. Poseidon'u seyretmedim ama akademi'nin çoğunun izleme zahmetine gireceğinden de kuşkuluyum. Çok fazla tartışmaya gerek olmayan bir kategori. Ki bu ekibin ilk filmde ciddi anlamda hakkının yenmesi de işin tuzu biberi.

Kostüm: Dreamgirls
Açıkçası benim favorim
Marie Antoinette'ti. Ama Dreamgirls, diğer adaylardan daha büyük bir film olmanın sefasını sürer bence. Burada ciddi anlamda en büyük tehlike elbette "Curse of the Golden Flower". İşçiliğin hakkını vermek lazım. Filmin sadece 40 dk.sına dayanabildim. Bir ara şansımı tekrar deneyeceğim. Ama şöyle söyleyeyim zaten kostümlere ve dekorasyonlara bakmaktan filme dikkat bile edemiyorsunuz. Kostüm Birliği, Gong Li'nin göğüslerine karşı koyamadı büyük ihtimalle ama Akademi güvenli oynar ve kendilerinden olan Dreamgirls'ü seçer diye düşünüyorum.
Hakeden: Curse of the Golden Flower

Sanat Yönetmenliği:
Pan's Labyrinth

"The Good Shepherd" ve "The Prestige" son derece düzgün çalışmalar ama pek şans tanımıyorum. Jack Sparrow'un yüzü burada da gülebilir. Bence mükemmel bir set tasarımı vardı. Dreamgirls de çok güçlü ama ben bu kategoride o görkemli örneklerin arasından sıyrılıp yılın en sevilen filmlerinden biri olan Pan's Labyrinth'in alacağını düşünüyorum. (Ya da umuyorum mu desem?)
Kimin hakkı yendi?: Curse of the Golden Flower
Oy verirken ne düşünüyorlardı acaba? Herhalde o safsatayı çok abartı buldular diyeceğim ama Sanat Yönetmenleri Birliği de filme ödül verdi. Bazı şeyleri anlamak güç.


Görüntü Yönetmenliği: Children of Men
Bu kategori gerçekten de çok başarılı. Sadece
"The Prestige"i biraz gereksiz bulduğumu söylemeliyim. "The Illusionist"te Dick Pope bence bu senenin en sağlam çalışmalarından birisini çıkarıyordu. Hatta filmin tek kusursuz yanı da görüntü yönetmenliğiydi desem abartmış olmam sanırım. Diğer yandan "The Black Dahlia" ve "Pan's Labyrinth"in de sonuna kadar da hakedilmiş olduğunu düşünüyorum. Ama Emanuel Lubezki, yönetmen Alfonso Cuaron'dan sonra filmin yıldızıydı. Ayrıca kendisinin meslektaşlarının tercihi de o oldu.

Kurgu: Babel
İlk başta "The Departed" demiştim ama sonra "Babel" diye değiştirdim. Çünkü ona hiçbir ödül verilmeyeceği gibi (güzel ama gerçekçi olmayan) bir hayale kapılmışım.
Bu biraz cesur bir seçim oldu kabul ediyorum. Aslında burası bir cadı kazanı. Kurgucular
"Babel" ve "The Departed" arasında kararsız kaldılar. Hem tanrıça Thelma Schoonmaker, daha iki sene önce bu ödülü almıştı ve bir daha alırsa bu 3. Oscar'ı alırsa en çok Oscar kazanan kurgucuda rekora ortak olabilir. "Blood Diamond" ve "Children of Men" burada sürpriz yapacak kadar popüler değiller.
Hakeden: United 93
Kurgucular da bu hataya düştü bu kategoride yılın en görkemli çalışması. Umuyorum buradaki tahminimi haksız çıkaracak film bu olur.

Makyaj:
Pan's Labyrinth
Maalesef henüz Apocalypto'yu seyredemedim ve ciddi de şansı olabileceğini düşünüyorum. Ama burada da Pan'a gideceğini düşünüyorum oyların. Click'teki makyajlar baya başarılıydı. Özellikle yaşlandırma konusunda. Ama Adam Sandler'ın gıdısı pek bir garipti sanki. :)


Ses Miksajı: Apocalypto
Pekala burada mantıklı davranmıyorum kesinlikle. Çünkü geçen gün size bahsettiğim gibi 19'uncu kere bu adamcağız Oscar'ı kaybetmesine izin vermezler bence. Çünkü baya bir konuşuldu. Şu an neredeyse herkes onu tanıyor. Gecenin en heyecanlı kategorilerinden birisi olacak. Acaba Kevin O'Connell 19. kere eli boş dönecek mi?
Elbette Apocalypto'yu seyretmedim. Diğerlerinin de oldukça şanslı olduğunu düşünüyorum. "Blood Diamond" da özellikle ormanda geçen sesler ve çatışma sahneleri çok başarılıydı. "Flags of our Fathers"ın ses dizaynı açısından ilginç triviaları olduğunu okumuştum ve savaş filmi her zaman avantajlıdır, kabul edelim. Diğer yandan "Dreamgirls"ün en büyük kozlarından birisi de burada. Cidden çok güçlüydü ve meslektaşları da ödülleri ona verdiler. Sanırım O'Connell yine eli boş dönecek.

Ses Kurgusu: Flags of our Fathers

Diğer kategoride merhamet edip Apocalypto'ya oy kullandıklarını varsayarak burada hakedene verirler diye düşünüyorum. Diğer adaylar: Blood Diamond, Pirates, Apocalypto, Letters from Iwo Jima.

Devamı gelecek, Cumartesi'ye sarkıtmamaya çalışacağım tahmin ve değerlendirme yazılarımı.

Tuesday, February 20, 2007

Bu adama iyi bakın.

Kimdir bu şahıs?
Kendisi Ses Miksajı kategorisinde bu sene Apocalypto ile aday olan Kevin O'Connell. Ve şu aralar en çok konuşulan Oscar adaylarından. Ses (misaj ve kurgu) kategorilerinde şimdiye kadar bu seneyle beraber 19 kere aday olmuş. Ama hiç kazanamamış. (Ki bir tanesi de geçtiğimiz sene King Kong aşkına o kategoride hakkı yenen Memoirs of a Geisha.
Kate Winslet'in 5 adaylık almasına rağmen hiç Oscar'ı olmamasını haksız bulanlara soruyorum; peki bu adam ne yapsın? :p
Gerçi birşeyler yapmaya devam ediyor sürekli. Yazın izleyeceğimiz Spiderman 3'ün ses miksajını o yapmış. Bakalım bu sene Apocalypto ile şansı yaver gidecek mi?

Bu arada tören hazırlıkları da devam ediyor.. Bi'kaç foto.

Biraz da eğlence...



Arada böyle şeyler de lazım. Sharon Stone, Almanya'da bir müzayede anında işin tadını kaçırırsa. Sanırım alkol durumları var. Ya insanları susturmak için en iyi yöntemi bilen bir şovmen kafası belki de... :)

Monday, February 19, 2007

Artık böyle filmler yapılmıyor...

Yaklaşan Oscar'larla birlikte bu lafı çok duyuyorum pek çok kişiden. Gerçekten de eskinin o görkemli klasik prodüksiyonları yerini daha küçük, bağımsız filmlere bıraktılar. Aslında artık sinemalarda da görkemli birşey izleyeceksek sadece aksiyon bombardımanı gişe canavarlarına tanık olabiliyoruz. Öncelikle şu yanılsamayı hemen engelleyeyim "Letters from Iwo Jima" o kadar görkemli bir prodüksiyona sahip değil. (Zaten bütçesi sadece 15 Milyon Dolar) Ama ruh olarak kesinlikle eski dönem filmlerine ait.
Richard Roeper ve New York Times'dan A.O. Scott, "Ebert & Roeper" adlı programda "Flags of our Fathers" hakkında konuşurken Clint Eastwood'un nasıl John Ford tarzı bir yönetmen olduğunu söylemişlerdi. Gerçekten de katılmamak imkansız. Eastwood, o büyük klasik Amerikan sinemasının belki de son temsilcisi. Kimileri için belki demode olan bu tarz, onca allengirli süslemelerle, tamamen teknik oyuncakların öne çıkmaya başladığı ve doğru düzgün bir genre'nın bile kalmadığı 2000'lerde benim için temiz hava almak gibi bir şey. Clint Eastwood sadece öyküye hizmet eden, oyunculuk ve şık ama sade bir görsellikle filmlerini sunan birisi. Üstelik bu kimilerince basit seçimleri etkileyici bir şekilde de aktaran bir sinemacı. Dediğim gibi bu tarz filmleri bundan sonra da göremeyeceğiz gibi geliyor.

"Letters from Iwo Jima", Aralık'ta izlediğimiz ilk filmin karşı bakış açısından olaya yaklaşıyor. Bu sefer çok daha odaklı bir öykü söz konusu. O yüzden buna rahat rahat bir savaş filmi diyebiliriz. Ancak kanlı meydan savaşlarından ziyade savunma için kazılan mağaralardaki Japon askerlerinin kendi içlerinde yaşadıkları çatışmalar da filmde ciddi anlamda yer alıyor. Filmin en önemli artısı senaristinin bir Japon olması. Bu şekilde eğer Japon sinemasını biliyorsanız hiçbir yabancılık ve abartı sezmiyorsunuz. (tam tersi etki için bkz. Memoirs of a Geisha) Üstelik Japon sinemasının o kompleks olmayan öyküleme şekli, Clint Eastwood'un klasik Amerikan öykü anlatımı tarzıyla mükemmel bir biçimde uyuşuyor. Bu sayede "Letters.."da ilginç bir hibritlik de oluşuyor. Eski büyük Amerikan dramalarının yanında, Japon ustalarını da aralarda hatırlıyorsunuz.
Ken Watanabe başta olmak üzere oyuncu kadrosu çok iyi seçilmiş. Özellikle Kazunari Ninomiya çok etkileyici bir oyun çıkarıyor. Kadro ve karakterler açısından baktığımda ise çok ilginç birşeyi farkettim. Eastwood özellikle son dönemlerde hep bir çeşit (genelde biblical) günahlardan muzdarip, her türlü zayıflığını örtmeye çalışan ve ciddi anlamda sorunlu karakterle uğraşıyor. "Absolute Power"dan "Unforgiven"a, "Million Dollar Baby"den "Mystic River" ve "Bridges of Madison County"den "Flags of our Fathers"a kadar...
Ama "Letters..."ın karakterleri belki de Japon olmalarından ötürü ciddi bir farklılığa sahip. Sanki hepsinin önünde ayrıca yerlere kadar saygıyla eğiliyormuş gibi hissediyorsunuz. Ciddi bir saygı söz konusu. Hatta ve hatta Ken Watanabe'nin oynadığı General Kuribayashi'nin, Eastwood filmografisinde ciddi anlamda saygı duyup önünde eğileceğiniz en büyük karakterlerden birisi olduğunu düşünüyorum.
Clint Eastwood'un uyguladığı klasik sinema kalıplarının demode bir etki bırakmadığından bahsetmiştim. Bunun en önemli paylarından birisi de bence hiç değiştirmediği teknik ekibi. Son dönemde çalışmaya başladığı görüntü yönetmeni Tom Stern, mükemmmmel bir iş çıkarıyor. Sülfür dolu adanın o soluk rengi, mağaralardaki ışıklandırmalar birinci sınıf. Bunun yanında yine Eastwood'un kadrolu kurgucusu Joel Cox gösterişten uzak hatta fazla uzak bir biçim seçiyor. Müzikleri ise yönetmenin oğlu Kyle Eastwood ve Michael Stevens yine çok basit ve akılda kalıcı bir tema üzerinde çalışarak yapmışlar. Paul Haggis de Iris Yamashita'nın senaryo öncesinde öykü kısmına destek vermiş.
"Letters from Iwo Jima", zaman zaman sizi titreten ve kesinlikle gözlerinizi doldurmaya müsait sahnelerle, Japon askerlerinin sıkışıp kaldıkları o adada yaşadıklarını anlatıyor. Enfes oyunculuklar, harika bir görsellik ama ondan öncesinde çok sağlam işlenmiş öykü için tavsiye ederim. Bu senenin "Beş Vakit"le birlikte bence en iyi filmi.

Not: İngilizce dışındaki dillere alerjisi olanlara filmin Japonca olduğunu hatırlatmak isterim.

5/5

Yoksa Babel henüz ölmedi mi?

Ben, sürekli yarışın "Babel" ve "The Departed" arasında olduğunu söyleyip duruyorum ama genel olarak kulislerde insanlar Inarritu'nun bu göz boyayan filmini unutuyorlar. Yine de son günlerde "Babel"in kulisinin de ciddi arttığını söylemek mümkün. Filmi sürpriz yapıp yapmayacağı konuşuluyor. "Kurgucular Birliği" (American Cinema Editors) de aynı kanıda herhalde. Dün gece dağıttıkları ödüllerde.
En iyi dramada kurgu ödülü "The Departed" ve "Babel" arasında paylaştırıldı. (Arada United 93 kaynadı) Bu tarihte ikinci kere oluyor. Daha önce aynı olay 1989'da "Rain Man" ve "Missisippi Burning" arasında yaşanmış.
Komedi/Müzikal'de normal olarak ödülü "Dreamgirls" almış.

Belgesel kategorisinden en iyi kurgu ise "An Inconvenient Truth"a gitmiş.
Amerikan Görüntü Yönetmenleri ise gayet mantıklı bir tercih yapmışlar ve yılın en iyisini Emanuel Lubezki'nin "Children of Men"deki alkışlanası performansına vermişler.

Sunday, February 18, 2007

Meslek Birlikleri'nin son sözleri...

Oscar'lar için oylamalar Salı günü bitiyor. Bakalım Akademi'nin seçimlerinden önce "Meslek Birlikleri"nin kendi alanlarında en beğendikleri çalışmalar hangileri?


Sanat Yönetmenleri Birliği (Art Directors Guild)
Güncel: "Casino Royale"
Fantastik: "Pan's Labyrinth"
Dönem Filmi: "Curse of the Golden Flower"
(sanat yönetmenliğindeki tek Oscar adayı "Pan's Labyrinth")

Sinema Ses Topluluğu (Cinema Audio Society)

Ses Kurgusu + Miksajı: "Dreamgirls"

Kostüm Tasarımcıları Birliği
Güncel: "The Queen,"
Fantastik: "Pan's Labyrinth,"
Dönem Filmi: "Curse of the Golden Flower,"
(Üç film de bu dalda Oscar'a aday)

Bu gece görüntü yönetmenleri ve kurgucular da en iyilerini seçecek. Görüntü Yönetmenliğinde "Children of Men", Kurguda ise "United 93"nin çıkmasını umuyorum.

Saturday, February 17, 2007

Lost ...

"İzlemeyenler okumasın" diye uyarmama gerek yok sanırım. Sezon ortası tatilinden dönen Lost'un yeni bölümleri ile birlikte birşey fark ettim. 1. sezon bağrımıza bastığımız karakterlerin çoğunu artık önemsemiyorum bile. Evet belki tonlarca insan adada olanlara daha bir dikkat ediyor ama o macera ve gerilim içerisinde dizinin asıl belkemiğini karakterlerin kendileri oluşturuyor bana göre. Ve çoğu da artı miyadını doldurdu. Yani Jack'in babası ve eski karısıyla ilgili sorunlarını daha kaç kere görmemiz gerekiyor? Sawyer'ın sürprizli aldatma maceralarına veya Kate'in kötü kaderine dair daha fazla örneğe gerek var mı? Üstelik adada yaşadıkları da bu karakterleri iyice sıkıcı bir duruma itmeye başladı. Kate iyice zırlaklaştı. Sawyer gizemini kaybetti. Jack deseniz o zaten çekilmez sorunlu bir tip. Sanırım bir tek Locke hala bana çekici geliyor. (Kabul etmek lazım adam tam bir deli ve hayatı da pembe dizi gibi) Hugo'nun da eğlenceli öyküleri her daim bir dinamizm katıyor.
Bu sezon iki karakter şu ana kadar deli gibi ilgimi çekiyor. Birisi 2. sezon finalindeki enfes dönüm noktasının sebebi Desmond, diğeri de yakında yine kendisini tüketmeye başlayacak olan Juliet. (İkisinde de enfes performans sergileyen oyuncuların katkısı olduğunu eklemek lazım tabii)
Şu iki bölüm de Juliet ve Desmond ön plandaydı ve onların öykülerini izlemek çok eğlenceliydi. Özellikle 14 Şubat'a özel olduğu çok belli olan (ama başka açılardan da çok özel) son bölüm "Flashes Before Eyes"ı çok beğendim. Yani süper bir bölüm değil belki ama en azından farklı bir tat vermeyi başarıyordu. Tabii en büyük güzelliklerinden biri de ana kadromuzun da yavaş yavaş eriyeceğine dair olan işaretlerdi. "The Others" kendilerini tüketmeye başladı bence. İlk ada ahalisiyle beraber bu sezon baya bir ölüm bekliyorum ben. Ve sanırım artık dizinin sonlarına doğru (ki düşen reytingler bunun çok uzak olmadığını gösteriyor) Desmond iyice ön plana çıkacak.

Ruhumu sattım alan yok mu?

Robert De Niro'nun büyük bir tutkuyla son yıllarını verdiği "The Good Shepherd" benim için bir hayal kırıklığı oldu. CIA'in ilk yıllarından itibaren Edward Wilson adlı bir ajanın çevresinde gelişen öyküleri anlatan film 30'lar ve 60'lar arasında bir süre sonra iyice sıkan çoğu anlamsız gidip gelmelerden oluşuyor. Edward Wilson karakteri (Matt Damon) filmin ana kahramanı olmasına rağmen neredeyse hiç de umrumuzda olmayan birisi. (Çevresindeki tüm tiplemelerle birlikte) Aslında Wilson'a dair "kendine göre değil, başkalarının yönlendirmesine göre yaşayan" bir adam olması dışında ne söyleyebiliriz çok emin değilim. Filmin başlarında bu özellik arada karikatür ya da absürt seviyeye erişse de ilerleyen zamanla, belki de alıştığımızdan, ilginç ve garip bir çekicilik haline bürünebiliyor. Ama ne olursa olsun bu duvar suratlı adamı önemsememeye devam ediyoruz. Yıllar geçiyor (Damon hiç yaşlanmıyor) sürekli entrikalar ve ajan dünyası içinde asla tam olarak içine giremediğimiz onca olay sırasında 2,5 saati aşkın bir süre bu adamı izliyoruz. Gerçekten de "The Good Shepherd" hayatımda izlediğim en sıkıcı ajan filmlerinden birisi herhalde.
Kabul etmek lazım teknik alet edevat yokluğunda ajanların eski zamanlarda nasıl çalıştığını gösteren ayrıntılar bir yere kadar ilginç geliyor. Ama filmde geçen yaklaşık 30 yıllık süre içinde onca şey olmasına rağmen aynı zamanda hiçbir şeyin de olmaması filmin en dayanılmaz zulümü.
Ana karakterimizin Domuzlar Körfezi olayları sırasında yaşadığı daha kişisel bir soruşturma ekseninde flashbacklerin uygulanışı aslında gayet çalışır vaziyette. Ama sadece o kadar. Film onca saat ayırdığı konularda size olağanüstü ya da etkileyici birşey veremiyor. Çünkü hiçbirisine odaklanamıyor.


Oyunculara gelince. Matt Damon ruhsuz karakterimize ruh vermeden gayet sıkıcı bir performans sergiliyor. Evet belki Wilson'ın içinde ruh yok ama yine aktörde nüans görebilmek isterdim. Angelina Jolie maalesef bu tarz iddialı ve ciddi filmlerde hep içi boş tipleri oynuyor belki de bu yüzden oynadığı dandik filmlerden daha kötü performanslar sergiliyor. (Bir sahnesinde bana Madonna'nın eski performanslarından birini hatırlattı. ) Ama kabul etmek lazım kamera onu seviyor. Deneyimli oyuncu Michael Gambon, Wilson'ın Üniversite hocası rolünde akılda kalıcı. Bunun dışında filmde yer alan William Hurt, Billy Crudup, Joe Pesci, Alec Baldwin gibi oyuncuların ise filmi çekerken neyi oynadıklarını bile bildiklerinden emin değilim. Gayet misafir oyuncu kıvamında arz-ı endam ediyorlar.
Robert De Niro bence filmi yaparken ve kurgularken kendisini kaybetmiş. (Bu arada söylentiye göre 30 dk.lık bir kısmı atılmış haliymiş bu film) Zaten bence filmin en büyük sorunu elindeki bir sürü dağınık materyalle "Godfather" falan olmaya çalışması. Evet bu materyaller belki bir araya toplanınca ilginç bir sonuca çıkıyor olabilir. Ama yine de çok daha kompakt bir olay örgüsü ve hatta daha küçük ölçekli bir prodüksiyonla film daha etkili olabilirdi bence. Bittikten sonra belki üzerinde konuşmaktan ya da okumaktan zevk alınabilecek bir konuyu içeriyor olsa da izlerken ciddi anlamda eziyet çekmenize sebep olabilir.
Robert Richardson'ın etkileyici görüntüleri, Oscar adayı sanat yönetmenliği gayet ölçülü ve etkileyici. Açıkçası De Niro'nun oluşturduğu mizansenler de hoş ama ne var ki senaryonun herşeyi anlatayım saplantısı filme ciddi zarar veriyor.

2 /5

3 zarf...

3 adet ismi verilmeyen Akademi üyesi (çünkü oylarını açıklamaları yasak) Entertainment Weekly'ye, kimlere oy verdiklerini anlatmışlar.

Senarist
olan üye, daha önce orjinal senaryo kategorisinde Oscar kazanmış birisi. Whitaker'ın performansını 'iyi ama o kadar da zor' değil olarak tanımlıyor. Helen Mirren'a ise taklit diyor. Ona göre yılın en iyi filmi "Little Children"mış

Oyuncu
olan üyenin en sevdiği filmler "Pan's Labyrinth" & "Letters From Iwo Jima"ymış.

Yapımcı
olan üye ise Dreamgirls'ü beğenmemesine rağmen iki oyuncusunun ödülü hakettiklerini söylüyor.

Aşağıda ana kategorilerindeki yolladıkları oyları görüyorsunuz.

Senarist
Film
: Little Miss Sunshine
Erkek Oyuncu: Ryan Gosling
Kadın Oyuncu: Kate Winslet
Orjinal Senaryo: Little Miss Sunshine
Uyarlama Senaryo: Little Children

Oyuncu
Film: Letters From Iwo Jima
Erkek Oyuncu: Leonardo Dicaprio
Kadın Oyuncu: Helen Mirren
Yard. Erkek Oyuncu: Mark Wahlberg
Yard. Kadın Oyuncu: Rinko Kikuchi

Yapımcı
Film: Babel
Yönetmen: Martin Scorsese
Erkek Oyuncu: Forest Whitaker
Kadın Oyuncu: Helen Mirren

Tabii binlerce kişi arasında 3 kişinin oyları hiçbir şey ifade etmiyor. Geçen hafta bunu açıklasalardı bariz manipülasyon olabilirdi ama çok da etkisi olmaz artık çünkü oy alımı Salı günü bitiyor.

Kime neden oy verip vermedikleri konusunda açıklamalarını okumak isterseniz BURAYA TIKLAYIN. (İngilizce)

Bu arada önümüzdeki Prş-Cuma gibi ben de tahminlerimi buraya koyacağım.

Thursday, February 15, 2007

Bu Film Kokmuyor...

Tom Tykwer'in yeni numarası "Perfume: The Story of a Murderer"la ilgili çok ilginç bir yorum duydum. İnsanlar filmde o koku olayını hissedememişler. Buna baya güldüm, ne bekliyorlardı bilmiyorum ama Tykwer'in elinden geldiğince başarılı bir biçimde koku olgusunu filme iyi yansıttığını düşünüyorum. Patrick Süskind'in romanı oldukça popüler, ama ben bir türlü okumaya fırsat bulamamıştım. O yüzden kitaptan bağımsız biçimde değerlendireceğim.
İlginç biçimde bu filmin beni neden rahatsız ettiğini anlayamadım. Hiç sıkılmadan seyretmeme rağmen sanırım senaryodan ötürü bir tatminsizlik vardı izlerken. Sanki bazı şeyler fazla uzatılıyor gibiydi. (Mesela çok eğlenceli bir performans çıkarmasına rağmen Dustin Hoffman'ın bölümleri) Zaten özellikle ikinci yarısında daha da bir bağlandım filme. Ama herhalde LOTR: Return of the King'den sonra gördüğüm en sünmüş ve sarkan son bu filmdeydi. Üstelik o ana kadar çok soğuk giden öykü de birden lay lay lay bir şeye dönüştü.
Bu bahsettiklerim, filmden beni soğutsa da Tykwer'in yarattığı bazı sekanslara hayran olduğum belirtmeliyim. Montajı ve kadrajları çok iyi kullanarak filmin en önemli anlarını 'sinema yaparak' anlatıyor. Tamam belki burnunuza bir koku gelmiyor ama o balık leşleri ya da envai çeşit çiçeklerin de nasıl bir duygu bıraktığını anlatabiliyor.
Ayrıca filmin set tasarımlarını, kostüm ve makyajları da çok başarılı bulduğumu ekleyeyim. Oyunculardan Alan Rickman biraz abartı geldi. Yukarıda bahsettiğim gibi Dustin Hoffman çok eğlenceli. Ama başroldeki Ben Whishaw bir tane. Tykwer'in kurgu oyunlarının yanında filmi takip etmenizin en önemli nedeni o. Sapık rollerine takılıp kalmazsa gayet iyi bir kariyer onu bekliyor olabilir.
Bence filmi görün. Çoğu kişinin beğeneceğini düşünüyorum. Bense daha uzun bir süre beni en çok neyin rahatsız ettiğini düşünüyor olacağım sanırım.

2,5 /5

Wednesday, February 14, 2007

40'lara dönüş...

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor. Steven Soderbergh'in son filmi "The Good German" Amerika'da pek beğenilmedi. Eleştirmenler genel olarak tarzından ötürü filme yabancılaştığı ve bu çalışmanın abartılı olduğu konusunda hemfikir gibiydiler. Filmi izleyene dek bunu anlıyordum, çünkü Soderbergh bu yeni çalışmasını 40'ların sinemasal yapısına uygun olarak çekmişti ve bu yüzden beklentim de oldukça yüksekti. Çünkü yönetmen bu tarz konularda oldukça başarılı teknik deneyler yapmasıyla bilinir.
Traffic & Erin Brockovich'teki farklı filtre denemeleri, Ocean's serisinde 70-80'lerin sinemasal tercihleri ile öyküyü anlatması, Kafka'daki noir yapısı... Bunların hepsi Soderbergh'in yapısal deneylerine örnek teşkil ediyor. (Daha da kişisel deneyleri Schizopolis, Full Frontal gibi işleri her hangi bir sınıfa ayırmak bile çok zor)
Neyse, filme dönelim... Eleştirmenlerin üstünde soğuk duş etkisi yaratan bu film ben de hiç de öyle birşeye yol açmadı. Bu adamlar sanırım Casablanca, Notorious gibi klasikleri en son 40'lı yıllarda seyretmişler. Evet film sanki o yıllarda çekilmiş gibi duruyor ama Soderbergh kesinlikle aşırıya kaçmıyor ve birebir teknik uygulamalarla o dönemi yaşatıyor. Açıkçası hiç rahatsız olacak bir durum göremedim ben bunda.
Filmin konusu da zaten o döneme uygun. 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da bir kaçış öyküsü izliyoruz. Yalnız ilk aşamada daha baskın gözüken aşk teması yerine noir özellikleri daha fazla yer alıyor.
Thomas Newman'ın Oscar'a aday olan müziği, Steven Soderbergh'in yakaladığı kadrajlar ve kurguyu ele alış biçimi (her zamanki gibi yönetmen görüntü yönetmenliği ve kurguyu takma isim kullanarak kendisi yaptı) sinemanın altın çağına bir yolculuğa çıkmanızı sağlıyor.
Bunun yanında senaryo farklı olarak 3 anlatıcı ile ilerliyor. (Bu tercih hoşuma gitti.) Açıkçası senaryoda beni rahatsız eden tek şey, araya sokulan 'fuck', 'screw' gibi kelimeler oldu. 40'ların temasında bir film yaparken bunları senaryoya eklemek bence Gus Van Sant'in Psycho'ya mastürbasyon sahnesi eklemesi gibi rahatsız edici.

40'lara dönüş konusunda oyuncularda aynı başarıyı gördüğümü söyleyemem. Evet, hepsi gayet iyi performanslar çiziyorlar. Ama şunu kabul edelim zaman tünelinden geçip o dönemin oyuncusuymuş gibi arz-ı endam eden tek kişi Cate Blanchett. Kadın kesinlikle olağanüstü. Enfes bir femme fatale kompozisyonu çiziyor ve kamerayı kendisine aşık edecek kadar da etkileyici. Bu senenin en iyi performanslarından.
"The Good German", dönemin filmografisine aşinaysanız büyük keyif alacağınız bir film. Ama 40'ların sineması hakkında hiçbir şey bilmeyenlerin tepkisini daha çok merak ediyorum. Kesinlikle çok iyi kotarılmış olmasına rağmen teknik yönü dışında bir radikallik içermemesi bence Soderbergh için bir geri adım niteliğinde. Yine de büyük perdede sinemanın altın çağı'nın ürünlerini seyredememiş olmanın ezikliğini yaşayanlar için eminim bu filmi sinema salonunda izlemek farklı bir deneyim olacaktır. "The Good German", Nisan ayında İstanbul Film Festivali'nde, İstanbullularla buluşacak. Vizyona girer mi bilinmez.

3,5 /5

Tuesday, February 13, 2007

Oscar adayı Kısalar...

Her sene haklarında en az şey bildiğimiz kategoriler. Youtube sağolsun bazılarının tamamını, bazılarından da klipleri görme olanağı buluyoruz...

İşte bu seneki Animasyon & Live Action Kısa Film adaylarından bazıları...

Animasyon
The Danish Poet
Maestro
No Time for Nuts
"The Little Matchgirl" (şimdilik bulamadım :) )
"Lifted" (şimdilik bulamadım :) )

Live Action
Binta y la gran idea
Éramos pocos
(klip) The Saviour
(fragman) West Bank Story
Helmer & Søn (bulamadım.)

Eğer yukarıda tamamı olmayan kısalardan videolar bulursanız blog'a yorum yaparak paylaşın lütfen. :)

Monday, February 12, 2007

Bir kere daha "Little Miss Sunshine"

"Little Miss Sunshine"ın artık sevimli hali falan kalmadı. En iyi film için ciddi bir tehdit olmuş durumda. Daha önce yapımcılar ve oyuncular birlikleri en büyük ödüllerini, bu ufak filme vermişti. Şimdi de senaristler taçlandırdı.
Orjinal senaryo dalında "The Queen", "Babel" gibi iddialı isimlerin arasından sıyrılıp ödülü kazandı.
Uyarlama senaryo ise beklendiği gibi "The Departed"a gitti.

Amerikan Yazarlar Birliği (WGA) ödülleri.

Orjinal Senaryo: Little Miss Sunshine
Uyarlama Senaryo: The Departed
Belgesel: Deliver Us From Evil

TV - Drama: The Sopranos
TV- Komedi: The Office
TV - Yeni Dizi: Ugly Betty

en iyi bölüm (TV - Drama): Big Love (Pilot)
en iyi bölüm (TV - Komedi): The Office (Casino Night)
TV filmi: Flight 93
Animasyon: The Simpsons (The Italian Bob)

BAFTA'nın galibi "The Queen"

İngiltere'nin Oscarları diyebileceğimiz BAFTA ödülleri sahiplerini buldu. Ödüller genel olarak gayet iyi isimlere gitti.

  • En iyi filmde sürekli atlanan "The Queen" nihayet bir yerde hakettiği bu ödülü aldı.
  • Yönetmen kategorisinde Paul Greengrass mükemmel bir tercih.
  • Whitaker, Mirren & Hudson zaten bekliyorduk ama Eddie Murphy yerine Alan Arkin'in ödülü alması ayrı bir güzellik.
  • Şüphesiz en şaşırtıcı kategori, orjinal senaryoda yaşandı. "The Queen" yerine "Little Miss Sunshine" ödülü aldı. Ama bu tabloya bakılınca biraz anlaşılabilir. Çünkü "The Queen"in senaristi Peter Morgan uyarlama senaryoda "Last King of Scotland"la zaten bir heykelcik kazandı. Ama yine de "Little Miss Sunshine" gümbür gümbür gelmeye devam ediyor. (Bakalım bu gece açıklanacak Senaristler Birliği de filme göz kırpacak mı? )
En iyi Film: The Queen
İngiliz Filmi: Last King of Scotland
Yönetmen: Paul Greengrass
Erkek Oyuncu: Forest Whitaker
Kadın Oyuncu: Helen Mirren
Yrd. Erkek Oyuncu: Alan Arkin
Yrd. Kadın Oyuncu: Jennifer Hudson
Uy. Senaryo: Last King of Scotland
Orj. Senaryo: Little Miss Sunshine
Animasyon: Happy Feet
Kurgu: United 93
Görsel Efekt: Pirates of the Caribbean
Orjinal Müzik: Babel
Ses: Casino Royale
Yabancı Film: Pan's Labyrinth
Makyaj: Pan's Labyrinth
Kostüm: Pan's Labyrinth
Sanat Yön.:Children of Men
Görüntü Yön.: Children of Men

Bu arada Eva Green de Casino Royale'le "çıkış yapan" anlamına gelen 'Rising Star' ödülünü aldı.

Saturday, February 10, 2007

Peter O'Toole: Her şekilde kazanacak.

Peter O'Toole, oldukça olumlu eleştiriler aldığı "Venus" ile erkek oyuncu kategorisinde Oscar'a aday. Bu kendisinin 8. Oscar adaylığı. Şimdiye kadar adaylık aldığı filmler içerisinde "The Lion in Winter" & "Lawrence of Arabia" gibi klasikler de mevcut. Ama asıl önemli olan O'Toole'un şimdiye kadar hiç Oscar alamamış olması.
4 sene önce Kendisine "Honorary Oscar" verilmişti ve kabul konuşmasında henüz yarıştan kopmadığını çünkü hala çalışmaya devam ettiğini o yüzden bunun bir emeklilik ödülü olmadığını açıklamıştı. O sene Troy'la arz-ı endam etmişti. Ve sözünü tuttu bu sene "Venus"le tekrar aday olmayı başardı.
Şunu kabul etmek gerekiyor. Forest Whitaker her ne kadar yarışı önde götürse de Akademi, bu kategoride duygusal davranıp O'Toole'a bir Oscar verebilir. Daha önce yapmadıkları şey değil. (Bkz. Henry Fonda, Paul Newman)
Ancak şöyle bir güzellik daha var ki Peter O'Toole ödülü kazanamazsa yine de kazanacak. Çünkü Oscar'a en çok aday gösterilip hiçbirisini kazanamayan oyuncu rekorunu tek başına ele geçirecek. (Şu anda Richard Burton'la eşit durumdalar) Yani her türlü şekilde o gece O'Toole bu işten kazançlı çıkacak.

BURAYA TIKLAYARAK kendisi ile yapılan bir söyleşiyi okuyabilirsiniz. O'Toole bu sene "Sawdust"la da karşımıza çıkacak.

Sinemacılar, TV'yi seviyor...

Önümüzdeki sezon Amerikan kanallarının yeşil ışık yaktığı dizilerin içinde pek çok tanıdık isme rastlıyoruz.

En son "The Queen"le senemizi güzelleştiren Stephen Frears, CBS'le "Skip Tracer" adlı bir drama için anlaştı. Başrolde ise Stephen Dorff yer alacak.

Peyton Reed (The Break-Up), Darren Star'ın da yapımcılığını yaptığı "Cashmere Mafia" ile şansını deneyecek.

Bryan Singer ise House'la ısınma turları attığı TV dünyasında, İngiltere'den "Footballer's Wives"ı Amerikan versiyonunu getirerek yerini sağlamlaştırmak istiyor.

Guy Ritchie, sinemada yakaladığı görsel tarza yakın olduğu tahmin edilen "Suspect"de kameranın arkasına geçecek.

Mike Figgis, oyuncu Denis Leary ile işbirliği yaparak bir hukuk dizisi ortaya çıkaracak. Dizinin adı "Canterbury's Law"

En çok Chocolat'la bilinen yönetmen Lasse Hallstrom ise "New Amsterdam" adlı (Sanıyorum hafif fantastik bişey olacak) bir dedektif dizisiyle çıkacak.

Bunun dışında, PJ Hogan, Doug Liman, Tony Goldwyn ve Spike Lee de TV için yeni birşeyler hazırlayanlar arasında.

Son bir heyecan verici haber. House MD'nin yaratıcısı David Shore önümüzdeki sene yeni bir polisiye ile çıkacak. Ve dizinin başrolünde ise Famke Janssen oynuyor.

Thursday, February 08, 2007

Türkiye bu filme hazır mı?

Yukarıdaki soruya cevabım şöyle olurdu... "Pek sanmıyorum."
"Polis"
, gerçekten de halkımızın henüz kabullenebileceği bir film değil. Ancak bu durum fikm hakkındaki olumlu görüşlerimi pek değiştirmiyor açıkçası. Bir arkadaşım filmden çıkarken "Roger Ebert'in bir yorumu olsaydı afişte bu 'A True Original' olurdu" dedi. Ben de diğer yabancı klişe eleştirmen cümlelerini sarfedeyim. "Mind Blowing", "Pure Fun" ya da "You Never Know What Happens Next".
Yönetmen Onur Ünlü'nün açık bir biçimde Takeshi Kitano'ya ithaf ettiği bu film orjinallikten sapına kadar nasibini almış. Tamam, sinemamızda absürd sinema örnekleri var ama böylesi daha önce hiç yapılmadı. İlk açılış sahnesiyle "sanırım Uzak Doğu aksiyon/komedilerinin bir kopyasını izleyeceğiz" diye aklımdan geçirmiştim. Ama hemen ardındaki sahne bu öngörümü tamamen yıktı. Herşeyden önce yönetmenin (aynı zamanda senarist) filmde inanılmaz Alaturka orijinli bir mizah kullandığı aşikar. Bunun için toplumumuza ait değerler, müzikler ve günlük yaşantımızda önümüzde çıkan öğeler çok başarılı kullanılmış. Hatta zaman zaman "Leman" mizahına da çok yaklaştığını düşündüm. Üstelik tamamen de tahmin dışı anlarla karşımıza çıkıyor. Yukarıda İngilizce yazdığım gibi cidden bir sonraki aşamada ne olduğunu bilmiyorsunuz. Çünkü zaten dramatik yapı alıştığımız gibi değil. (Hatta "bir dramatik yapı var" demek bile cesaret ister. ) Ama herşeyi bir kenara bırakalım Türk Sineması'nda o çok hissettiğimiz 'denenmiş ama başarılamamış' duygusu bu filmde yok. Ben şahsen Onur Ünlü'nün gayet istediği gibi bir film yaptığına ikna oldum.


Oyunculara gelince, (hadi yine İngilizce klişe terim kullanayım) "Haluk Bilginer is glowing" Son X senedir oyuncunun en beğendiğim performansı bu oldu. Başka birisi bu kadar iyi taşıyamazdı filmi. Bilginer, filmin her an dağılmaya meyilli yapısına ciddi omurga görevi görüyor.
Bunun yanında belki çok beğendiğim oyuncular yer almasa da, oyuncu seçiminin inanılmaz derecede doğru yapılmasından ötürü hiçbirisinden rahatsız olmadım. Çünkü herkes direk kendi imajlarına da uyan karakterler için seçilmişler.
Filmle ilgili tek ciddi sorunum ise bu tarz filmlerde rastlanan "biraz fazla uzatma" sendromuna sahip olması. Maalesef sonlara doğru artık biraz sıkmaya başlıyor. Açıkçası Ünlü, dozajını ayarlayıp sonlardaki dramatik ağırlıklı birkaç sahnede kurtulsa ya da o kadar uzatmasa çok daha iyi bir sonuç elde edebilirdi. Ama en azından şunu biliyorum bu bir tek Ünlü'nün başıdan geçmiyor. Zira bu tarz "yönetmensel delilik" filmlerinde genelde bir süre sonra işin dozunun kaçtığına hep tanık oluyoruz. (Herhalde o yüzden en çok bu tür absürdlüklerden Soderbergh'in yaptıklarını seviyorum. Çünkü o çok güzel bir denge yakalıyor)
Neyse, "gönül rahatlığıyla bu filmi izleyin" diyemiyorum. Çünkü eminim baya bir kişi filmden nefret edecek. Zaten ben kahkahalarla gülerken, izlediğim salonda da genelde soğuk bir hava hakimdi. Türk izleyicisi henüz bu kadar kitsch bir yapıya hazır değil. Ama sinefillerin, özellikle de Kitano hayranlarının mutlaka bir göz atması gerek.
Yeni bir kült filmimiz oldu hayırlı uğurlu olsun.

3/5

Monday, February 05, 2007

Unutulmaz Oscar anları....



Yukarıda Tom Hanks'in ilk Oscar'ını aldığı zamanki konuşmasını izleyebilirsiniz. Philadelphia'yla "En iyi Erkek Oyuncu" Oscar'ı alan Hanks, inanılmaz heyecanlı ve tüm salon tarafından ayakta alkışlanıyor.

Aşağıdaki linklerde de oldukça eğlenceli anlar mevcut.

Titanic (En iyi Film)
James Cameron - Titanic (En iyi Yönetmen)
Juliette Binoche - The English Patient (Yardımcı Kadın Oyuncu)
Braveheart (En iyi Film)
Mel Gibson - Braveheart (En iyi Yönetmen)
Frances MacDormand - Fargo (En iyi Kadın Oyuncu)
Susan Sarandon - Dead Man Walking (En iyi Kadın Oyuncu)
Martin Landau - Ed Wood (Yardımcı Erkek Oyuncu)

Daha pek çok örnek var... özellikle tylerdurden1974 adlı kullanıcı Oscar anları ile ilgili müthiş bir arşiv yapma yolunda ilerliyor. (Tabii akademi burnunu sokup bunları kaldırtmazsa)
Yukarıdaki dosyaların hepsine ve çok daha fazlasına birden BURAYA TIKLAYARAK ulaşabilirsiniz.

Sunday, February 04, 2007

Marty... Sonunda!!!

Siz Scorsese'ya sadece Akademi'nin haksızlık yaptığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. "Yönetmenler Birliği" (DGA) de şimdiye kadar Marty'yi toplam 6 kere aday gösterip vermemiş bir kurum. Bu insanların bu dünya tatlısı yönetmene karşı ne gibi bir sorunları var bilinmez. Ama 2003'te yaşam boyu başarı ödülü aldığı DGA'de, Martin Scorsese sonunda 'en iyi yönetmen' ödülünü de alabildi. "The Departed" bu ödül için 7. adaylığıydı.
DGA'in verdiği ödülle, en iyi yönetmen Oscar'ı çoğunlukla uyuşurlar. O yüzden Marty artık kesinlemiş gibi. Bir tabuyu yıktı diğeri yolda...

Bu arada Yönetmenler Birliği'nin dağıttığı ödüllerde gecenin diğer bazı en iyi yönetmenlerine gelince...

TV Dizisi - Drama: Jon Cassar (24'ün "7:00am - 8:00am" bölümü ile)
TV Dizisi - Komedi: Richard Shepard (Ugly Betty'nin "pilot" bölümüyle.)

En iyi Belgesel Yönetmeni: ARUNAS MATELIS (Before Flying Back to the Earth)

Friday, February 02, 2007

Oscar'da durumlar belirsiz...

Önümüzdeki Pazar, Yönetmenler birliği yılın en iyi yönetmenini seçecek. (Tabii burada açık ara favori şu anda Martin Scorsese) ama yine de sonucu bilmek çok daha önemli olacak. Çünkü Oscar'larda son yılların belki de sonu en tahmin edilemez yarışına tanık oluyoruz.

Bunu oyuncu kategorisi için söylemek zor. Zira bütün sene dağıtılan ödüllerin yanında Altın Küre'ler ve geçen hafta dağıtılan SAG (Oyuncular Birliği) ödülleri 4 kategoride de aynı kişilere gitti. Mirren/Whitaker/Hudson/Murphy. Oscar'da bunlardan birisinin seçilmemesi zaten inanılma bir sürpriz olacak.
Ama asıl bilinmeyen kategori "En iyi Film". Daha önceleri en kötü ihtimalle iki film yarışırdı ve biri diğerinin açık ara önünde olurdu. Geçen seneki Brokeback Mountain-Crash çarpışması ise tamamen sürpriz bir son dakika golüydü.
Bu sene şu anda üç film ön plana çıkıyor. "The Departed" halktan ve eleştirmenlerden aldığı desteğe ek olarak yönetmenlerden de onay alır. Ancak oyuncuların (ki akademide en çok üyesi bulunan dal yani ödüllerde baya belirleyici oluyor) filmi sevip sevmediğine dair şu ana kadar bir şey göremedik. Alınamayan adaylıklar hep oy bölünmesi olarak yorumlandı ama belki de filmi sevmediler.
Yapımcılar ise seçimlerini "Little Miss Sunshine"dan yana kullandı. Üstelik oyuncular birliği de büyük ödüllerini LMS'in kadrosuna vermeyi uygun gördü. LMS, yönetmenlik dahil olmak üzere bir kaç dalda adaylık alabilseydi şu anda açık ara favori olabilirdi.
"Babel", geçen seneki "Crash" durumunu tekrar yaşatabilecek içerikte bir film, o yüzden Akademi yine aynı saçmalığı yapabilir. Ancak "The Departed" misali sektörden yeterince sevgi gördüğüne tanık olmadık henüz. Evet çok adaylık alması bir şans olarak gözükebilir ama durum o kadar da basit değil.
Pek çok farklı senaryolar yaratılıyor. "The Queen", "The Departed" ve "Babel" gibi ciddi filmlerin oy bölünmesine uğrayıp "Little Miss Sunshine"ı tepeye taşıması söz konusu olabilir. Bunun yanında "Letters from Iwo Jima"nın daha çok kişi tarafından izlenmesiyle gerçek bir tehdit yaratabileceği de konuşuluyor. Bazıları ise oy bölünmesi sonucunda aradan çıkabilecek filmin "The Queen" olduğunu düşünüyor.
Durumlar karışık anlayacağınız. Yönetmenler & senaristler birliklerinin kendi dallarındaki ödülleri belirleyici olacaktır. Yönetmenler Martin Scorsese der diye düşünüyorum. Eğer yazarlar da uyarlama senaryo ödülünü "The Departed"a verirse. İşte o zaman durum eşitlenecek. Ama yazarların asıl orjinal senaryo için hangi filmi seçeceği çok önemli. "The Queen" mi?, "Babel" mi?, yoksa yine "Little Miss Sunshine" mı?

Oyuncu kategorileri sıkıcı geçecek ama gecenin sonunda kimin ödül alacağına dair olan belirsizlik, (92 yılından beri Oscar'ları takip ederim.) hiç tanık olmadığım bir şey.

Not: Ellen çok şirin olmamış mı?

Thursday, February 01, 2007

Yakışır Rocky abimize...

"Rocky Balboa"nın çekildiğini ilk duyduğum zaman artık Stallone'nin iyice bunadığına kanaat getirmiştim. Ama sonradan biraz yumuşamış belki de o kadar kötü olmaz diye aklımdan geçirdim. Ne var ki o sırada filme ait ilk fotoğraflar çıkageldi. Ringlerden çok Darülacaze'ye yakışacak bir Rocky gördüm resimlerde ve azıcık inancım da sona erdi.
"Rocky Balboa" geçtiğimiz Aralık ayında Amerika'da gösterime girdi. Seyirci çok ilgi göstermedi ama eleştirmenler gayet beğendiler. Hatta ilk filmle eşdeğer olduğunu söyleme cürretine sahip olanlar da vardı. Kendimizi kandırmayalım hala ilk Rocky herkesi döver ama şu bir gerçek ki Rocky'yle büyümüş bir nesil bu filmden delicesine zevk alır.
Filmin en özel yanı hiç şüphesiz önceki filmlere tonlarca referans vermesiyle birlikte neredeyse bir zaman tüneli işlevi görmesinden kaynaklanıyor. Geçmişin o güzelliği (ne kadar güzeldi tartışılır ama terk edilmiş değildi en azından), şimdinin yıkıntıları arasında yine umudunu kaybetmiş insanlar yaratıyor. Zaten Rocky'nin olayı hep bu değil miydi? Kaybedenlerin rüyalarını gerçek hale getirmek? İşte serinin bu 6. filmi de kurduğu ağır depresif melankolik havayla seyirciyi yine o meşhur montaj sekansına ve Philadeplhia Müzesi merdivenlerinin en tepesine çıkarmaya hazırlıyor kendisini.
Adrian'sız Rocky'nin ne hallerde olduğu, oğluyla arasındaki sorunları, geçmişin peşini bırakmaması (ya da bırakmasını hiç istememek) kahramanımızın yolculuğunu biraz olsun tanımlıyor. Filmin dramatik tercihleri gayet seyirciyi (ama Rocky seyircisini) kavrayacak şekilde hazırlanıyor. Ve sonunda yine ringlere çıkılıyor.
Sylvester Stallone'de iş bitmiş orası aşikar ama seriye son bir nokta koyamayacak kadar da değil. Eski dostlar yine aramızda. Milo Ventimiglia ise Rocky'nin oğlu olmak için biçilmiş kaftan. Filmden yana tek şikayetim bana çoook kısa gelmiş olması. Bir noktadan sonra herşey çok hızlı ilerliyor, belki hikayenin sünmemesini ve sonunda ne olacağını bildiğimiz bir öyküde oyalanmamızı sağlıyor olabilir ama hazırlık öncesinde karakter arası ilişkiler, Rocky'nin tekrar lisans alma çabaları daha bir geniş verilseydi ve hemencecik geçilmeseydi bu film çok daha iyi noktalarda olabilirdi şüphesiz.
Ama hakkını yememek lazım, seriye hak ettiği şekilde nokta koymayı başarıyor film. Ve "artık olmaz" denilen bir zamanda o büyüsünü tekrar ortaya koyuyor.
Bu arada filmin sonunda yazılar akarken çekilmiş görüntülere de değinmek istiyorum. Müthiş olmuş. Ki seriye saygı duruşunda bulunan bir filmin de kendisinin farkında oluşunu gösteriyor. Rocky'nin gizemi işte o jenerikte akarken veriliyor aslında.

Not: 3/5