Friday, December 29, 2006

2006'nın En İyi Performansları... Vol. 2

Gelelim kadın oyunculara... öncelikle senenin vizyon dışı performansından başlıyoruz.
Bu sene Junebug'daki Ashley rolüyle Oscar'a da aday gösterilen Amy Adams senenin en iyi performanslarından birisine imza attı. Daha önce hep ufak tefek rollerde karşımıza çıkan Adams, eminim bundan sonra daha fazla filmde gözükme şansına ulaşacak. Junebug'a gelince, aslen hoş bir deneyim olduğunu düşünüyorum ama Adams olmasaydı herhalde bu kadar ilgiyi de zor görürdü. Naif ama güçlü Ashley rolüyle Amy Adams harikalar yaratıyordu.
Gelelim diğerlerine.... geçtiğimiz sene bence erkek oyuncular kadar zorlu bir sene değildi kadınlar için. Nedense çok fazla kadın öyküsü göremedik ve öne çıkan kadınlar da oldukça azdı. Ama yine de yetenekli oyuncuları unutmamak gerek. Cannes'da kadın oyuncu ödülünü alan Volver'in beş bayanı, ama özellikle Lola Duenos ve Carmen Maura tipik Almodovar kadınlarını başarıyla canlandırdılar. Zhang Ziyi, İngilizce ilk rolünde biraz dil azizliğine uğrasa Memoirs of a Geisha da gayet güçlüydü. Romance & Cigarettes, Susan Sarandon ve Kate Winslet sayesinde izleniyordu. Babel'in iki dertli bayanı Rinko Kikuchi ve Adriana Barrazza şu anda Oscar yarışında iddialılar ve filme sıcak bakmasam da ikisinin de adaylık almasını desteklerim. Yine deli dolu kadınlar arasında geçen Pride & Prejudice'le ise Keira Knightley ve Brenda Blethyn parıldıyordu. Ve son olarak hiç beklemezdim ama Vildan Atasever, Uğur'u gayet iyi bir şekilde canlandırdı ve Ufuk Bayraktar'la birlikte Kader'e güç kattı. Bunun dışında yine Türk sinemasından Ebru Ceylan, İklimler'e ayrı bir boyut kattı.
Gelelim ilk 10'a...

10. Emily Blunt (The Devil Wears Prada)
Evet herkes bu filmi Meryl Streep için izledi ve belki de onun sayesinde sevdi ama Emily Blunt göz göre göre herkesten de rol çalmayı başardı. Gayet stereotip bir insan tipini çok eğlenceli bir karaktere dönüştürdü. Üstelik "My Summer of Love"dan sonra girdiği bu kılıkla da hafif bir şok etkisi yarattı. Senenin bahsedilmesi gereken performanslarından birisiydi.

9. Gong Li (Memoirs of a Geisha)
Bir başka rol çalan güzel. Gong Li, gayet boş bir karakteri canlandırmasına rağmen filmin en akılda kalıcı anlarına destek verdi. Filmin sonunda ana kahramanımız için endişelenmek yerine acaba ona ne oldu? sorusunu aklımıza soktu. Üstelik İngilizce rol konusunda Zhang Ziyi'den daha iyi olduğunu da kanıtladı. (Miami Vice'ta da ayrıca etkileyici olduğunu söylemeye gerek bile yok.

8. Rachel Weisz (The Constant Gardener)
Yardımcı mı başrol mü bilmem ama nasıl Justin'in onun arkasından kapıldığı yasa hepimiz inandık. Çünkü Weisz, Tessa karakterine büyük bir yoğunluk kazandırdı. Gayet klişe gibi gözükebilir aslında bu karakter; hamile, insan hakları savunucusu ve ölü! ama Rachel Weisz sayesinde Tessa unutulmaz sinema figürleri arasına girdi. Oscar'ı da kaptı.

7. Scarlett Johansson (Match Point)

Yuva yıkıcı bir 'femme fatale'mi yoksa talihsiz bir aşık mı? Scarlett Johansson neslinin en yetenekli ve üretken isimlerinden birisi. Ve Woody Allen'la ilk beraberliği kesinlikle kusursuzdu. Sonradan Scoop'ta da ayrıca çok sevimliydi. Ama hem o film vizyona girmedi bizde, hem de Nola'nın cazibesine kim karşı koyabilir ki?

6. Laura Linney (Squid and the Whale)
Tıpkı Jeff Daniels gibi filme ayrı bir boyut katan Laura Linney sorunlu anne rolünde inanılmazdı. O akıllıca diyalogları öyle bir güvenle sarfediyordu ki sahneler daha da değerli hale geliyordu. Üstelik Daniels'ın karakterinden çoğu zaman nefret ederken, pek sevilesi olmayan Joan'e duyduğumuz sempatinin nedeni de tamamen Linney olabilir mi?

5. Penelope Cruz (Volver)
Kadın oyuncularda eski şaşaa ve çekicilik yok diyenler bu filmi izlemedilerse çok şey kaçırdılar. Penelope Cruz, tek başına sinemanın altın dönem cazibesini sinemaya taşıdı. Tam anlamıyla yeni bir Sophia Loren kıvamındaydı. Gözlerimizi ondan alamadık. Almodovar kadınları zaten hep güçlüdür ama Cruz bunu daha da güçlendirmeyi bildi. Üstelik İngilizce filmlerdeki vasatlığın tamamen dil sorunu olduğunu da anlamış olduk. Cruz bundan sonra hep İspanyolca film çeksin.

4. Meryl Streep (Devil Wears Prada)
Meryl Streep, her neslin favorisi olabilecek bir oyuncu. 80'lerden bu yana üretkenliğini ve kalitesini hiç düşürmedi. En dandik filmde oynasa bile hep çok iyi oldu, büyüledi. "Devil Wears Prada"da ise cani patron Miranda ile adeta diva pozisyonundaydı. Sanki peşinden gelen tüm oyunculara bakar gibiydi. Neyse abartıyı keseyim ama bu film izlendiyse ve sevildiyse Streep sayesinde oldu. Çok kolay klişeleşebilecek bir karakterde enfes bir yoğunluk yakaladı. Streep şu anda sinemanın en büyük oyuncularından birisi kuşkusuz.


3. Felicity Huffman (Transamerica)
Kabul etmek lazım, Huffman seyirciyi zaten başta kazanmıştı. Yani makyajla kendini çirkinleştirip bir transseksüeli oynaması son yılların favori taktiği gibi gözükebilir ama Bree bence bir başkaydı. O içtenliği Huffman çok iyi veriyordu. Üstelik beden dilini de gerçekten çok başarılı kullandığını düşünüyorum. Desperate Housewives'dan sonra aslında sinemada da ne kadar yetenekli olduğunu kanıtlamış oldu.


2. Michelle Williams (Brokeback Mountain)

İşte bu performansa ne desem az kaçar. Bu kadar kısacık bir rol ancak bu kadar yoğun yaşanır ve aynen de seyirciye aktarılır. Williams, Ang Lee'nin yönetiminde efsane bir karaktere imza attı. Çoğu kişi sadece kavga sahnesine yükleniyor ama öyle değil. Bu çaresiz kadının her bir bakışı, o hareketsizliği ve birşey yapamayışı o kadar iyi anlatılıyordu ki. Alma, tıpkı kocası gibi filmin güçlü tarafındaydı.

1. Reese Witherspoon (Walk the Line)

Çoğu kişi Witherspoon'un bu sene abartıldığını düşünüyor biliyorum ama ben ona bu filmde bayıldım belki tatlılığı, belki sesi, belki sahneyle gerçek hayattaki ayrımı o kadar iyi çizmesi kim bilir. Johnny Cash'in ona tutulması için kaç tane sebep varsa hepsi benim için de geçerlidir. Filmde başrolden çok Phoenix'in destekçisi konumundaydı ama yine de ben Witherspoon'un June Carter kompozisyonunun hastası oldum. Üstelik ilk filmlerde gördüğümüz zaman Witherspoon'u patates suratlı diye ciddiye almazdım bile. Ki en iyi performansı benim gözümde hala "Election"dadır. Yine de June başkaydı ve bence bu senenin en ateşleyici performansıydı.

Wednesday, December 27, 2006

2006'nın En İyi Performansları... Vol. 1

Seneye şöyle bir göz atalım istedim ve bu yıl içinde Türkiye'de vizyona girmiş filmlerden de bir seçme yaparak yılın en iyilerini hatırlayalım dedim. Öncelikle yılın bence en unutulmaz performansları: (aktörlerden başlıyoruz)

Vizyona giren filmlerden seçeceğim, diye bir kriter uydurunca ilk 1o listemde dışarıda üzülerek bıraktığım bir isimden bahsedeyim öncelikle. Geçtiğimiz sene filmekimi'nde oynayan Factotum özellikle Bukowski hayranları tarafından pek beğenilmemişti ama Matt Dillon'ın bu filmdeki performansı inanılmazdı ve artık vizyona girmesi de pek mümkün değil. Crash'teki anti-kahraman tiplemesinin ardından Factotum'daki ayyaş, işe yaramaz, vurdumduymaz Henry Chinaski karakteri bence aktörün kariyerindeki en iyi performanslardan birisiydi.
Listeye giremeyen diğer isimlerden bahsetmek gerekirse... Jake Gyllenhaal için bence çok verimli bir seneydi. "Brokeback Mountain" ama özellikle "Jarhead"deki performansı gayet iyiydi. Yine Jarhead'den Peter Sarsgaard ve Jamie Foxx'u da anmak gerek bu arada. Bunun dışında Paul Giamatti, şahsen pek beğenmediğim "The Illusionist"te neredeyse başrolde gibiydi ve "Lady in the Water"daki kusursuz tek şey de yine onun performansıydı. "Syriana" ile George Clooney, "Good Night and Good Luck"la Frank Langella ve Ray Wise; "Children of Men"le Clive Owen ve Michael Caine, François Ozon'un son filmi "Le Temps Qui Reste" ile Melvil Poupaud da gayet sağlam performanslar verdiler. "A Scanner Darkly"de Robert Downey Jr. animasyon perdesini delip filmde göründüğü her sahnede rol çaldı. Stay'deki performansıyla Ryan Gosling ise Ewan McGregor başta olmak üzere herkesi silip filmin tek yıldızı gibiydi.
"The Departed" ekibi ise kuşkusuz bu yılın en güçlü ensemble performanslarından birisiydi. Matt Damon, Jack Nicholson, Mark Wahlberg ve Alec Baldwin birbirinden rol çalıp duruyordu. Ve son olarak film iyi olmasa da "The Da Vinci Code"da Silas rolüyle etkileyici Paul Bettany'yi de alkışlamak gerek.

Bunca iyi performansın ardından şimdi bu senenin en güçlü 10 performansına geçelim.


10. Daniel Craig (Casino Royale)

Tamam bu biraz garip gelebilir ama Craig'i ilk 10'a koyamadan edemedim. Çünkü bu senenin beklenmedik biçimde en karizma ve şaşırtıcı performansı ondan geldi. İnsanlar bir Bond filminde oyuncunun ne kadar iyi olduğundan bahsettiler ilk defa. Ve yine ilk kez sanki Bond gerçekten de bir insanmış gibi gözüktü. Film için seçildikten sonra gayet kötü tepkiler alan Craig, ilerideki Bond filmleri de bunun gibi sağlam olursa, en iyi Bond tahtını Sean Connery'nin elinden kolaylıkla alabilir. Pierce Brosnan'ı çoktan unuttuk bile.

9. Jeff Daniels (The Squid and the Whale)
Jeff Daniels normalde hiç sevdiğim bir oyuncu değildir ama bu sene nedense, düzgün filmlerde oynadığından belki de, favorilerim arasındaydı. "The Squid and the Whale"deki kendini beğenen, sorunlu edebiyat profesörü rolü filme büyük bir katkı sağlıyordu. Noah Baumbach'ın diyalogları ve yabancılaştırıcı öyküsüne karşı Daniels enfes bir gerçekçilik tutturmuştu. Ödül sezonunda daha fazla adı geçmesi gereken oyunculardandı kesinlikle.

8. Leonardo DiCaprio (The Departed)
Burada fikirler tabii ki değişecektir çünkü dediğim gibi film zaten ensemble olarak çok güçlü ama DiCaprio bu filmin kadrosundan en çok bahsedilmesi gereken oyuncuydu bence. Eğer senaryo iyi uyarlanmış diyorsak kesinlikle DiCaprio'nun da karakteri en iyi uyarlayan oyuncu olduğunu söyleyebiliriz. Orijinal filmde Tony Leung'un o melodram bakışlarını koruyup yine de Boston İrlandalılarının o sert mizacını da yüklenmişti. Bence gayet dengeli ve ödüllerde de bahsedilmesi gereken bir iş çıkardı. Ve daha önce de söylemiştim, Scorsese'nin son yıllarda yaptığı en iyi şey herhangi bir filmi değil. DiCaprio ile bulduğu uyum bence.

7. Philip Seymour Hoffman (Capote)
Hoffman şu an Hollywood'un elindeki en yetenekli aktörlerden birisi. Ve sonunda akademi de onu nihayet gördü. Yine bu aldığı ödüle kariyer ödülü demek yakışmaz. Zira Truman Capote'de harikalar yarattı. İlk bakışta gayet klişe bir tipleme gibi gözükse de tıpkı film gibi çok katmanlı bir iş çıkarmıştı ve Capote karakterini ete kemiğe büründürdü. Açıkçası filmi izledikten sonra yönetmene acımıştım. Sen böyle güzel bir senaryoyu al enfes biçimde çek adamın biri gelip başrolde oynasın ve tüm ilgiyi kendisine çeksin. Gerçekten de gözler sürekli Hoffman'daydı. Ben filmin yönetmeni olsam çok kıskanırdım.

6. Daniel Auteuil (Caché)
Haneke'nin soğuk ve acımasız dünyasına daha uygun bir kompozisyon düşünülebilir miydi. Auteuil bir filmin hem kötü adamı hem de kurbanı oldu. Gayet dengeli ve güçlü bir şekilde yönetmenin sırtını dayadığı karakteri seyirciye enfes bir biçimde yansıttı.

5. Ufuk Bayraktar (Kader)

Zeki Demirkubuz, Türk sinemasına enfes bir oyuncu kazandırdı. İklimler'deki ufacık sahnesinde de koskoca filmin en iyi performansını sergilerken asıl bomba "Kader"le geldi. Bayraktar çok zor bir işi başardı. Masumiyet ve o filmdeki Haluk Bilginer'in üstüne Bekir karakterinin yaşadığı o değişimleri inanılmaz bir yoğunlukla yaşadı ve bize de hissettirdi. Bekir için hali hazırda zaten duyduğumuz acının daha da büyümesine sebep oldu.

4. Erkan Can (Takva)
Erkan Can artık kimseyi şaşırtmıyor. Şaşırma faslını "Gemide"de yaşamıştık. Sonra hep nispeten küçük önemsiz rollerde gördük onu. Ama yine Önder Çakar'ın kalemiyle Türk sinemasının bence efsaneleşecek karakterlerinden birisine imza attı. Bizim method actor'ümüz Erkan Can'sız bir Muharrem herhalde bu kadar sevilmezdi. Takva bu kadar etkileyici olamazdı.

3. Joaquin Phoenix (Walk the Line)

Müzikal performans sergileyen oyuncular her zaman diğerlerinden daha şanslı oluyor kuşkusuz. Joaquin Phoenix de onlardan birisi. Aslen hödük bir biyografi olduğunu kabul etsem de Witherspoon ve Phoenix ikilisi sayesinde çok sevdiğim bir film haline geldi Walk the Line. Johnny Cash'i efsaneleştirme çabasında Phoenix'in kendisi bir yıldız oluverdi. Ayrıca tüm dünya ne kadar inanılmaz bir vokal yetenekle karşı karşıya olduğunu da anladı. Phoenix, bir sene önce Jamie Foxx'un yaptığı gibi taklide yanaşmadı. Tamamen yeni bir Cash yarattı hem müzikal hem de kişisel anlamda. Ve benim gözümde en iyi performansını sergiledi.

2. David Straithairn (Good Night, and Good Luck)

Yıllar boyunca 2. sınıf filmlerde ya da klas filmlerin yan rollerinde gördüğümüz David Straithairn geçen sene turnayı gözünden vurdu. George Clooney'nin yönettiği "Good Night and Good Luck"ın tek yıldızı oydu. Perdede göründüğü an tüm hakimiyetini sağlıyor ve hipnotize edercesine mükemmel bir performans sergiliyordu. Elinde sigarası, ekranda yaptığı o mimikler, ses tonu ve konuşma tarzı hatta sadece duruşu ile Edward R. Murrow'u gözlerimizin önünde kusursuz bir biçimde oluşturdu.

1. Heath Ledger (Brokeback Mountain)

Filmi ilk izlediğim zaman Heath Ledger hakkında 'onun performansını anlatabilmek için şair falan olmak gerekir' diye düşünmüştüm. Hala da öyle düşünüyorum. Ennis Del Mar karakteri filmin can damarıydı ve daha önce de en kötü filmlerde bile iyi bir oyuncu olarak gördüğümüz Heath Ledger tek kelimeyle mükemmeldi. Cidden bu performansın üstüne ben herhangi bir sıfat yakıştıramıyorum. Şöyle acaip süslü laflar yazabilen insanların methiye yazması lazım bu adama. Sonra tabii Casanova gibi gereksiz bir filmde de izledik ama onu görmezden gelelim. Ang Lee, filmdeki 4 ana oyuncusunu belki de hayatlarının rolünde başarıyla yönetti ve hepsinden cevherler çıkardı. Ennis Del Mar ileride sinema tarihinin en iyi performansları arasında gösterilecektir.

Mutluluk peşinde koşarken...

Will Smith'in kendi oğlu Jaden Smith'le başrollerini paylaştığı "The Pursuit of Happyness" (evet doğru yazdım, 'happiness' değil.) gayet hafif, seyirciyi kederlendirmekten başka derdi olmayan bir film. Kötü anlamda söylemiyorum bunu yalnız. Zira ben filmi gayet sevdim. Evet kabul ederim, filmin gayet basit ve inandırıcılıktan da yoksun bir senaryosu var. 'Amerikan Rüyası'nı yaşamak için kelimenin tam anlamıyla sürekli koşturan bir adamın oğluyla bu süreç içinde yaşadıklarını gösteren ve sezonun bu yüzden en hüzünlü filmlerinden olabilecek film yine de tam bu tarz filmlerde gereken sıcaklığı bence yakalıyor. Ve bunda en büyük pay şüphesiz gayet iyi bir performans çıkaran Will Smith ve yetenekten önce şirinliğiyle artı puan toplayan oğlu Jaden Smith'e ait.
Filmin yönetmeni Gabriele Muccino'nun daha önce "L'ultimo Bacio"sunu seyretmiştim ve çok da başarılı bulmuştum. O filmde de tanık olduğumuz o dinamizm ve öyküye hakimiyet aynen burada da var. Ama işte senaryo zaman zaman fazla açık veriyor.
Yine de kendinizi verir ve ayrıntılara takılmazsanız gayet etkileyici olabilecek ve illa ki gözlerinizi de dolduracak şeker gibi bir film.
Not: 3/5

Tuesday, December 26, 2006

Yılbaşı Çerezleri

Bu hafta vizyona giren filmlerden ikisi gayet tatile uygun, neşeli, eğlendirici, klişe ve izle-unut filmlerinden. Yani sadece eğlenmek ve bir an dünyada olanlardan kopmak için ideal diyebiliriz.
Bunlardan ilki "What Women Want" ve "Something's Gotta Give"in yönetmeni Nancy Meyers'ın yine senaryosunu yazıp yönettiği "The Holiday"... Filmin gayet dolu bir kadrosu var. Erkekler tarafında Jude Law ve Jack Black'e karşı kadınlar tayfasını da Kate Winslet ve Cameron Diaz dolduruyor. Bunun dışında Edward Burns, Rufus Sewell ve efsane oyunculardan Eli Wallach'ın da bulunduğu bir yan kadro mevcut.
"The Holiday", inandırıcılıktan uzak, feci halde klişeye kaçan bir romantik komedi. Yine de ben film hakkında olumluyum çünkü işin komedi yanını sevdim ve film boyunca bolca da eğlendim. Özellikle Eli Wallach'ın karakteri dolayısıyla getirilen yan öykü benim en beğendiğim kısımdı ki filmin kahramanları nedeniyle de pek çok sinematik hoş referansın olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle bu kısımlar gayet eğlenceli olabildi. Özellikle Jack Black ve Kate Winslet arasında bir kimya sorunu olsa da bunu film aşabiliyor bence. Uslanmaz romantik komedi manyaklarına tavsiye olunur. Aman bir şey bekleyip gitmeyin üzülürsünüz.


Bir diğer tatil eğlencesi "Night at the Museum"u da çocukça eğlenceli filmlere düşkün insanların görmesi gerek. Özellikle 80'lerde bu şekilde bolca film yapılırdı ama daha güncel bir benzetme yapmak gerekirse Jumanji'nin daha eğlencelisi olarak tanımlamak mümkün. Ben Stiller bir müzede gece bekçiliği yapmaya başlıyor ama işbaşı yaptığında müzedeki herşeyin birden canlandığını fark ediyor ve sonra macera başlıyor falan filan. Film pek çok tarihi figürün kullanıldığı kahkaha attırmayan ama güldüren anlarla dolu. Eski ABD Başkanı Roosevelt rolünde Robin Williams var, bunun yanında Steve Coogan, Owen Wilson gibi isimler de filmi ayrıca eğlenceli kılıyor. Özellikle çevrenizde küçükler varsa götürmek istersiniz ama eğer böyle çocukça maceralara kılsanız sıkıntıdan kurdeşen dökme olasılığınız yüksek. Gayet vasat bildik bir film de olsa ben bunda da eğlendim.

The Holiday - 2/5
Night at the Museum - 2/5

Saturday, December 23, 2006

Türk Halkı Bu Filmden Nefret Edecek!

Bir insan (veya bu durumda 3 insan) neden böyle bir film yapmak ister? Böyle düşünmemin sebebini birazdan açıklayacağım ama önce öngörümü belirtmek isterim: Türk halkı ve sinema seyircisinin geneli, Küçük Kıyamet’ten nefret edecek. Son kısmında filmi terk eden veya izlerken baygınlık geçiren falan insanlar olduğunu duyarsak şaşırmayacağım. Bunun tek sebebi var. Yakın geçmişimizde büyük bir deprem felaketi yaşadık ve İstanbul’da da büyük bir felaketin yaşanacağına dair somut ve gerçekçi temellere dayanan bir endişe var. Deprem kendi başına halkımız üzerinde travmatik etkiye sahip bir konu. Dolayısıyla, Taylan biraderler ve Doğu Yücel’in, pornografi düzeyindeki deprem sekansları kendi başına Türk izleyici üzerinde travmatik bir etki yapabilir. Çünkü insanımıza görmek istemediği bir şey sunuyorlar. Görmeye ihtiyacının olmadığı. Zaten yeterince hassas olduğu. Ve bunu bir marifet sanıyorlar.

İnsan neden böyle bir film yapmak ister? Deprem üzerine söyledikleri bir şey de yok aslında. Üst orta sınıf bir ailenin iç çelişkilerini ve depremin tetiklediği endişelerini ele alıp bundan bir korku filmi çıkarmaya çalışılıyor. Evet, karakterlerinizi çizerken sizin de farkında olduğunuz gibi, sayın yaratıcılar, bu insanlar depremden korkuyorlar. Kale gibi, lüks ve korunaklı apartmanlarında kendilerini koruyabileceklerini düşündükleri dış tehlikelerden aslında kaçamazlar. Doğadan kaçamazlar. Herkes bunun farkında. Peki bu acı ve dehşet pornografisinin amacı nedir?

Filmin yaratıcı ekibinin, başta korku türü olmak üzere sinemasever insanlar olduğunu biliyoruz. Sevdikleri filmler gibi işler yapmak istiyorlar. Bunu daha önce Okul ile de belli ettiler. Bu kez teknik açıdan son derece yetkin bir iş de ortaya çıkarmışlar. Söyleyeceğim her şey bir yana, Küçük Kıyamet iyi çekilmiş ve oynanmış; teknik olarak başarılı bir film. Bir iki sahnedeki ufak kusurlara ve diyalogların genel olarak yapaylığına rağmen, gayet iyi kotarılmış bir film. Başak Köklükaya’nın oyuncu olarak gücü zaten malum. İlker Aksum da ondan aşağı kalmayan, son derece etkili bir performans veriyor. Soykut Turan, görüntü yönetmeni olarak en iyi işini çıkarıyor; biraz fazla reklam estetiğine bağlı kalmış olsa da. Ama film yapmak bu teknik bileşenlerden ibaret değil. Tavrınız, niyetiniz önemli.

Para kazanmak, sinemada asla hor görmeyeceğim bir amaçtır. Sinema büyük paralarla yapılan bir sanat ve hele ki çok para harcamışsanız, elbette o parayı geri kazanmak ister ve ona göre hareket edersiniz. Ama ana akım sinema yapmanın da bir raconu vardır. Düşük bütçeli, ‘underground’ bir yapım değil Küçük Kıyamet. Bir popüler sinema ürünü. Böyle bir filmin, öncelikli izleyicisinin böylesine hassas olduğu bir konu hakkında bu denli uç noktada durmasının, bir korku filmi malzemesi çıkarmak için neredeyse sömürüye varmasının kabul edilebilir yanı yok gözümde.

Filmin dağıtımcıları, ürünlerinin 6. His-vari bir sürpriz sunduğunu, çok zekice olduğunu falan düşünüyorlar. Yukarda bahsettiğim her şey bir yana, en başından itibaren o kadar çok ipucu bırakıyor ki Küçük Kıyamet her yana, filmin sonu hiç de öyle sürpriz değil. Sondaki açıklayıcı flashback’lere bakılırsa, yaratıcı ekip seyircinin bütün bu ipuçlarını kendi başına anlamayacağını sanıyor olmalı. Halbuki ortalama bir izleyici, filmin nereye bağlanacağını üç aşağı beş yukarı tahmin edecektir zaten. Amaç sürprizse, geride bu kadar çok sayıda ve bariz ipucu bırakılmamalıydı.

Kaldı ki Küçük Kıyamet bir deprem filmi olarak başlıyor. Sonra, ortasındaki bir saat boyunca, bir kadının/annenin korkularının tetiklediği bir korku filmine dönüşüyor. Bu anlamda, Japon yapımı Karanlık Sular gibi türün klasiklerinin yolunu izliyor. Yani, “female gothic” alt türünün kalıplarını uygulayan; etrafı suyla, bekçi ve köpek gibi metaforlarla çevrili kale gibi yaşam alanlarında, ailesine/çocuklarına yönelik eril düzenden gelen tehditlerle başa çıkmaya çalışan anne figürü etrafında bir psikolojik korku filmi. Sonra sürpriziyle birlikte tekrar deprem filmine bağlanıyor ve önceki bir saatten aslında büyük ölçüde kopuk bir felaket filmine dönüşüyor. Felaket filmiyle korku filmi birbirlerinden farklı ve karşımızdaki örnekte, bağdaşmayan türler. Küçük Kıyamet böyle bir tür çelişkisini de barındırıyor.

Yazımı sona erdirmeden önce, deprem konusunda hassas olan insanların bu filmi izlememesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Hiç gerek yok. Film bu kişilere hiçbir şey söylemeyecek. Çünkü bu filmin zaten bir cümlesi yok. Sadece psikolojilerini altüst edecek. Nasıl ki Uçuş 93 (United 93) gibi bundan çok daha üstün sinemasal niteliklere sahip bir film, öyküsünden bir acı gösterisi değil kahramanlık destanı çıkarmış olmasına karşın, ABD’de fazla izlenmedi ve insanlar o gerçek trajediyle yüzleşmek istemediler; Küçük Kıyamet’in kurmaca kıyamet tellallığı seyirciden daha da fazla tepki görecek. Olumsuz eleştiriler duymaktan bu denli rahatsız olan Taylan biraderler ne düşünürse düşünsün, bu YANLIŞ bir film. İnsanların acıları ve korkuları üzerinden prim yapmaya çalışan bir istismar filmi (Lütfi Akad sinemanın böylesine alçaklık der ama ben aynısını söylersem yanlış anlaşılıp birilerini istemeden kırabilirim). Hak ettiği tepkiyi izleyiciden göreceğini umut ediyorum.

Friday, December 22, 2006

Bir Kadının Hezeyanları

Doğruyu söyleyeyim Taylan Biraderlerin "Okul"unda ben baya eğlenmiştim. Ama seyirci korku filmi beklerken komedi öğelerinin ağırlıkta çıkmasını yadırgamıştı. Bu hafta vizyona giren "Küçük Kıyamet"te de aynı şeyin yaşanması olası. Aslen bir gerilim hatta korku türüne kaçan film genel olarak depremle özdeşleştiriliyor. Elbette deprem filmde çok önemli bir yere sahip ama seyircinin bir felaket filmi beklemesi yanlış beklentilere sebep olabilir.
Kaç gündür yazacam diyorum ama bir türlü içimden gelmiyordu ama bugün vizyona girmiş bir kaç laf edeyim film hakkında.

Herşeyden önce teknik olarak gayet başarılı. Özellikle son zamanların popüler görüntü yönetmeni Soykut Turan'ı, fazlaca reklam işine benzer çalışsa da, takdir etmek istiyorum. Onun dışında da filmde teknik açıdan bir beceriksizlik söz konusu değil.

"Küçük Kıyamet"i batıran şey senaryo. Çok basit diyaloglar ve seyircinin ciddiye almadığı tonlarca halüsinasyon sahnesinin bir süre sonra cılkının çıkmasıyla film ortasında ben artık sıkıntıdan baygınlık geçirmek üzereydim. Sürpriz son var diyemeyiz, zira neler olduğunu zaten başta anlıyorsunuz. Ama yine de sonda öykünün bağlanış şeklini ve verdiği mesajı sevdiğimi söyleyebilirim. Ancak dediğim gibi sona gelene kadar bir kaşık suda fırtına yaratılmaya çalışılmasını gerçekten gereksiz buldum. Ayrıca filmde daha çok Batı kültürüne ait korku öğelerinin kullanılması da baştan itibaren beni rahatsız eden ve filmi ciddiye almamı engelleyen bir unsur. (Mezar, Cerberus misali bir köpek vs.)
Açıkçası ben bu filmde bana anlatılmaya çalışanları yemedim.
Başak Köklükaya ve İlker Aksum özellikle çok iyiler.

Son bir not: Ben rahatsız olmadım ama depremle ilgili sahneler çok iyi tasarlanmıştı o yüzden ciddi deprem fobisi olan insanların bu filme gitmemesini öneriyorum. Siniriniz bozulabilir.

Not: 2/5

Tuesday, December 19, 2006

Dexter..... e2'de

2007'nin ilk çeyreğinde yayına geçeceği belirtilen e2'de "Dexter" yayınlanacakmış.
Daha önceleri dizilerin ve filmlerin dublajlı yayınlanacağı şeklinde haberler çıkmıştı ama bunun da gerçek olmadığı açıklanmış.
Dexter, bence bu senenin en iyi dizilerinden birisi. Sezon finalini izlemek üzereyim. O yüzden baya bir laf sarfedebilirim sanırım. Michael C. Hall başta olmak üzere çok başarılı bir oyuncu kadrosu var. TV için belki fazla cesur biçimde karanlık ve ürkütücü bir yapısı ve çok ince bir mizah duygusu mevcut dizide... Ayrıca çok da heyecanlı. Umarım bu seri-katil kahramanımız Türkiye'de de tutar.
Dizi başlarken yazdığım yorum için TIKLAYIN

Joe Barbera, Ahmet Ertegün & Arif Mardin

Evet çocukluğum onlarla geçti... Şirinler, Taş Devri, Ayı Yogi, Jetgiller, Tom & Jerry ve tonlarca diğer Hanna-Barbera karakteri. Ve bu ikiliden Joe Barbera ortağı William Hanna'nın ölümünden 5 yıl sonra 95 yaşında hayata gözlerini yumdu... Nur içinde yatsın.
(resme tıkladığınızda daha büyük halini inceleyebilirsiniz.)

Hazır böyle bir konu açmışken Ahmet Ertegün'ü de anmak istedim. Yine bu sene kaybettiğimiz Arif Mardin'le beraber ikisi bence tarihin en büyük Türk şahsiyetleri arasına girmelidir. İkisi de başarılı birşeyler yapabilmek için milliyetin (bunu özellikle millet kompleksi olanlar için söylüyorum) önemli olmadığını kanıtlamış insanlar. Başımız sağ olsun.

Sunday, December 17, 2006

Altın Küre Yorumları (F*** you Globes: Bölüm: 1)

Evet ilk günkü öfkeli tepkimin ardından şimdi bu seneki Altın Küreler için yorumlarımı ayrıntılı bir biçimde, şu aşamadaki tahminlerimle beraber yazacağım. Öncelikle şunu belirteyim ben Altın Küre'lerin TV bölümünü biraz daha önemsiyordum bu sene. O yüzden öncelikle oradaki seçimlere kızmıştım.
Yani sonuçta HFPA çok önemli ve artistik bir kurum değil. Doğrudur Oscarlar öncesinde nabız yoklamak adına çok güçlüdür. Ama şahsen ben bu nabız yoklama işinde meslek birliklerinin daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bir de elbette bu kurum, ödüllerinin ne olduğunun da farkında olduğu için Altın Küreleri kimlere verecekleri konusunda oylama sırasında Oscar'ın en favorilerine de yönleneceklerdir diye düşünüyorum.
Bir de Amerika'da HFPA için 'starf.ckers' terimi kullanılıyor. Bu nedenle o gecede yine her zamanki gibi büyük yıldızları sahnede göreceğimizden emin olabiliriz. :)
Evet film bölümüyle başlıyoruz...

En iyi Film - Drama
The Departed
"Babel" en çok adaylık alan film ve kazanma şansı da çok yüksek ama "The Departed" şu anda Oscar'ın favorisi ve HFPA de bence Oscar'dan çok uzak düşmek istemeyecektir. "Bobby" oldukça vasat eleştiriler almasına rağmen buradaki yerini pek haketmiyor sanırım. (Henüz izleyemedim) ama adaylık konusunda seçme nedenlerinden birisinin filmin kalabalık kadrosunun törende gözükmesini istemeleri olduğuna hiç şüphe yok. "Little Children"a çok sevindiğimi belirtmeliyim ve bu destek gerçekten çok önemli ama şansı olduğunu düşünmüyorum. "The Queen" de güçlü ama "Babel" ve "The Departed" kadar da güçlü değil.

Erkek Oyuncu - Drama
Will Smith, Pursuit of Happyness
Burası çok hileli. Peter O'Toole'un yaşlılık avantajı var. Will Smith'in popülaritesi, Forest Whitaker'ın ise eleştirmenler tarafından desteği. Leonardo dezavantajlı çünkü kendi oylarını bölebilir. Ben yine de "The Departed"la çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Ve şu aşamada ödülün Will Smith'e gideceğini düşünüyorum. Hem popüler hem de Oscar yolunda deste vermek isteyecekleri birisi.

En iyi Yönetmen
Babel, Alejandro G. Inarritu
Babel'i çok sevdiler orası kesin ve Scorsese ile Eastwood son yıllarda bu ödülü almışlardı. Bu şekilde ödül paylaşımına giderek Inarritu'yu göreceklerini düşünüyorum.

Erkek Oyuncu - Müzikal/Komedi
Sacha Baron Cohen, Borat
Tamam Johnny Depp var bir yanda ama bu yılın adamı Borat'tı ve sahnede insanları güldürme potansiyeli yüksek olan bir kişiliğin ödülü de hazır.

En iyi Film - Komedi/Müzikal
Dreamgirls
İşte bu çok zor. Little Miss Sunshine Oscar'a oynayan bir film. Borat gönüllerinin birincisi, Devil Wears Prada da son günlerde güç kazandı ama ben burada ayaklarını sağlam basıp Dreamgirls diyeceklerini düşünüyorum. Bill Condon'u aday göstermemenin pişmanlığını da üstlerinden birazcık atarlar böylece. Borat ciddi bir sürpriz yapabilir yalnız.

Kadın Oyuncu - Drama
Helen Mirren, The Queen
rakipsiz - gecenin kraliçesi...

Kadın Oyuncu - Komedi/Müzikal
Meryl Streep, The Devil Wears Prada
Meryl dururken Beyonce'ye verme olasılıkları da yüksek ama senenin en güçlü performanslarından birisini bence atlamazlar.

Yardımcı Erkek Oyuncu
Jack Nicholson, The Departed
Bu da çok zor. Eddie Murphy'yi oraya çıkartmak daha çok işlerine gelecektir. Diğer tarafta Brad Pitt'in sahneye çıkması işlerine çok yarar. Ama Jack Nicholson'da şeytan tüyü var. Şimdilik Nicholson diyorum ama Murphy de çok yakın.

Yardımcı Kadın Oyuncu
Jennifer Hudson, Dreamgirls
American Idol finalisti. Herkesin sevgilisi durumunda. Neredeyse Helen Mirren kadar rakipsiz.

Yabancı dilde en iyi Film
Letters from Iwo Jima
Şimdi buradaki saçmalığa bir bakınız. "Yabancı dil" kategorisi aslen yabancı filmler için yaratılmış bir bir dal. Ama gelin görün ki 2 adet Amerikan filmi de aday. Mel Gibson'ın Apocalypto'sunun HFPA tarafından çok sevildiği söyleniyor. Diğer taraftan Oscar'a güçlü oynayan "Letters..."a verirlerse hem belirleyicilik konusundaki şanlarına gölge düşürmezler hem de Clint Eastwood ve Steven Spielberg gibi 2 deve aynı anda ödül vermiş olurlar. Evet ödülü "Letters..." alır. Tabi bu kategorinin aslen yabancı film için olduğunu hatırlayıp diğer üç güçlü filme vermezlerse. Onlardan da "Pan's Labyrinth" favorim şimdilik.

En iyi Senaryo

Babel
Ödülleri paylaştırma konseptinin cılkını çıkarıp "Little Children"a verebilirler ama bence burada ya "Babel" ya da "The Queen" alır. Şimdilik Babel diyorum.

Orijinal Müzik

Maalesef hiçbir fikrim yok şimdilik. Sadece "Babel" ve "Da Vinci Code"u izledim. İkisi de bence gayet iyiydi.

Oirijinal Şarkı
Şarkıları henüz dinleyemedim. Ama Dreamgirls en güçlüsüdür herhalde...

En iyi Animasyon
Happy Feet
Herkesin sevgilisi... Pixar'ın Cars'ını sollayacaktı.

* Ryan Gosling'in 2 Leonardo uğruna atlanması herhalde bu bölümün en saçma hareketiydi.
** Yabancı dil olayı ayrı bir vaka...
*** Bu senenin en büyük favorisi Bill Condon'ın aday gösterilmemesi de çok saçmaydı. Ama Condon bu konuda çok akıllıca ve alçakgönüllü bir basın açıklaması yapıp inanılmaz puan kazandı.

TV yorumları sonra...

Thursday, December 14, 2006

F**K YOU Globes!!!

HFPA bu sene iyice sapıttı. Sinema bölümünde mantıklı seçimler olduğu kadar gayet eksantrik adaylar da var ama TV bölümü beni şaşırttı. "Studio 60", "Dexter" ve "The Sopranos" gibi dizilerin sadece oyuncularla geçiştirilmesine sinir oldum. Bunun yanında sinemada da çok garip seçenekler var. Leonardo DiCaprio iki filmiyle birden aday. Clint Eastwood da öyle.
Babel
'in deli gibi adaylık alması ise benim için gayet sinir bozucu...
Helen Mirren tam 3 adaylıkla gecenin birincisi...

Adaylarla ilgili ayrıntılı yorumlarım ve ilk tahminlerimi bu gece gibi buraya koyarım.

En iyi Film - Drama
Babel
Bobby
The Departed
Little Children
The Queen

Erkek Oyuncu - Drama
Leonardo DiCaprio, Blood Diamond
Leonardo DiCaprio, The Departed
Peter O'Toole, Venus
Will Smith, Pursuit of Happyness
Forest Whitaker, Last King of Scotland

En iyi Yönetmen
Flags of our Fathers, Clint Eastwood
Letters of Iwo Jima, Clint Eastwood
The Queen, Stephen Frears
Babel, Alejandro G. Inarritu
The Departed, Martin Scorsese

Erkek Oyuncu - Müzikal/Komedi
Sacha Baron Cohen, Borat
Johnny Depp, Pirates
Aaron Eckhart, Thank You for Smoking
Will Ferrel, Stranger
Chiwetel Ejiofor, Kinky Boots

En iyi Film - Komedi/Müzikal
Borat
The Devil Wears Prada
Dreamgirls
Little Miss Sunshine
Thank You For Smoking

Kadın Oyuncu - Drama
Penelope Cruz, Volver
Judi Dench, Notes on a Scandal
Maggie Gyllenhaal, Sherrybaby
Helen Mirren, The Queen
Kate Winslet, Little Children

Kadın Oyuncu - Komedi/Müzikal
Annette Bening, Running with Scissors
Toni Collette, Little Miss Sunshine
Beyonce Knowles, Dreamgirls
Meryl Streep, The Devil Wears Prada
Renee Zellweger, Miss Potter

Yardımcı Erkek Oyuncu
Ben Affleck, Hollywoodland
Eddie Murphy, Dreamgirls
Jack Nicholson, The Departed
Brad Pitt, Babel
Mark Wahlberg, The Departed

Yardımcı Kadın Oyuncu
Emily Blunt, The Devil Wears Prada
Cate Blanchett, Notes on a Scandal
Jennifer Hudson, Dreamgirls
Adriana Barraza, Babel
Rinko Kikuchi, Babel

Yabancı dilde en iyi Film
Apocalypto
Letters from Iwo Jima
The Lives of Others
Pan's Labyrinth
Volver

En iyi Senaryo
Babel
Little Children
Notes on a Scandal
The Departed
The Queen

Orijinal Müzik
The Painted Veil
The Fountain
Babel
Nomad
The Da Vinci Code

Oirijinal Şarkı
"A FATHER'S WAY"- THE PURSUIT OF HAPPYNESS
"LISTEN" - DREAMGIRLS
"NEVER GONNA BREAK MY FAITH" - BOBBY
"THE SONG OF THE HEART"- HAPPY FEET
"TRY NOT TO REMEMBER"-HOME OF THE BRAVE

En iyi Animasyon
Cars
Happy Feet
Monster House

TV adayları

Dizi - Drama:
24
Big Love
Grey's Anatomy
Heroes
Lost

Kadın Oyuncu - Drama:
Patricia Arquette, "Medium"
Edie Falco, "The Sopranos"
Evangeline Lilly, "Lost"
Ellen Pompeo, "Grey's Anatomy"
Kyra Sedgwick, "The Closer"

Erkek Oyuncu - Drama:
Patrick Dempsey, "Grey's Anatomy"
Michael C. Hall, "Dexter"
Hugh Laurie, "House"
Bill Paxton, "Big Love"
Kiefer Sutherland, "24"

Dizi - Müzikal / Komedi:
Desperate Housewives
Entourage
The Office
Ugly Betty
Weeds

Kadın Oyuncu - Müzikal/Komedi:
Marcia Cross, "Desperate Housewives"
America Ferrera, "Ugly Betty"
Felicity Huffman, "Desperate Housewives"
Julia Louis-Dreyfus, "The New Adventures of Old Christine"
Mary-Louise Parker, "Weeds"

Erkek Oyuncu - Müzikal/Komedi:
Alec Baldwin, "30 Rock"
Zach Braff, "Scrubs"
Steve Carrell, "The Office"
Jason Lee, "My Name is Earl"
Tony Shalhoub, "Monk"

Mini Dizi / TV Filmi:
Bleak House
Broken Trail
Elizabeth I
Mrs. Harris
Prime Suspect: The Final Act


Kadın Oyuncu - Mini Dizi / TV Filmi:
Gillian Anderson, "Bleak House"
Annette Bening, "Mrs. Harris"
Helen Mirren, "Elizabeth I"
Helen Mirren, "Prime Suspect: The Final Act"
Sophie Okonedo, "Tsunami, The Aftermath"

Erkek Oyuncu - Mini Dizi / TV Filmi:
Andre Braugher, "Thief"
Robert Duvall, "Broken Trail"
Michael Ealy, "Sleeper Cell: American Terror"
Chiwetel Ejiofor, "Tsunami, The Aftermath"
Ben Kingsley, "Mrs. Harris"
Bill Nighy, "Gideon's Daughter"
Matthew Perry, "The Ron Clark Story"

Yardımcı Kadın Oyuncu:
Emily Blunt, "Gideon's Daughter"
Toni Collette, "Tsunami, The Aftermath"
Katherine Heigl, "Grey's Anatomy"
Sarah Paulson, "Studio 60 on the Sunset Strip"
Elizabeth Perkins, "Weeds"

Yardımcı Erkek Oyuncu:
Thomas Haden Church, "Broken Trail"
Jeremy Irons, "Elizabeth I"
Justin Kirk, "Weeds"
Masi Oka, "Heroes"
Jeremy Piven, "Entourage"

Sureti nasıl bilirdiniz?

Derviş Zaim'in yeni çalışması çok etkileyici... Gerçekten de zaman zaman perdeye kilitlenmiş gibi hissettim kendimi. Herşeyden önce minyatür sanatını sinemaya katmak adına çok iyi bir girişim ve çok başarılı bir şekilde bunu perdeye aktarmayı da bilmiş. Ve film herşeyden önce, sinema üzerine düşünmeyi sevenlere 'suret' ve 'asıl' kavramları üzerinden enfes metinler sunuyor.
Ancak filmin bu kısımlarını resmeden sürreel diyebileceğimiz sahnelerin çok başarılı olmasına rağmen geri kalanının çok iyi olduğunu savunamayacağım. Yani ana karakterimiz başta olmak üzere öykü gayet aksak gidiyor bence. Ki önemli rollerde yer alan oyuncuların performanslarını da şahsen ben yeterli bulmadım. Bunun dışında sanat yönetmenliği, kostüm, müzik, görüntü yönetmenliği ve görsel efektler çok iyi olmasına rağmen kurguda da beni tatmin etmeyen çokça an mevcut.
Yani bu film konusunda arada kaldım diyebilirim.. büyük ihtimalle tekrar da seyrederim ve büyük bir keyifle de hakkında çıkacak 'ciddi' analizleri okurum ama keşke daha iyi olsaydı bu malzemeye sahip bir film demeden de edemiyorum.
Neyse... sinemada sanata dair yaratıcı birşeyler görmek isteyenler gitsin "Cenneti Beklerken"e... cidden çok zengin bir yapım.

Tuesday, December 12, 2006

BFCA adayları...

Broadcast Film Critics Association, Oscar'larla yoğun bir kesişim kümesine sahip olur. Bu yüzden aşağıdaki adaylarına baktığınız zaman Oscar adaylarına da bakıyor gibi olabilirsiniz. Sadece daha geniş bir pencere açıyor aday ihtimali olanlara...
(14 Aralık'ta Altın Küre adayları açıklanacak)

En iyi film: (TOP 10)
Babel
Blood Diamond
The Departed
Dreamgirls
Letters from Iwo Jima
Little Children
Little Miss Sunshine
Notes on a Scandal
The Queen
United 93

Erkek Oyuncu:
Leonardo DiCaprio - "Blood Diamond"
Leonardo DiCaprio - "The Departed"
Ryan Gosling - "Half Nelson"
Peter O'Toole - "Venus"
Will Smith - "The Pursuit of Happyness"
Forest Whitaker - "The Last King of Scotland"
Kadın Oyuncu:
Penelope Cruz - "Volver"
Judi Dench - "Notes on a Scandal"
Helen Mirren - "The Queen"
Meryl Streep - "The Devil Wears Prada"
Kate Winslet - "Little Children"

Yardımcı Erkek Oyuncu:
Ben Affleck - "Hollywoodland"
Alan Arkin - "Little Miss Sunshine"
Adam Beach - "Flags of Our Fathers"
Djimon Hounsou - "Blood Diamond"
Eddie Murphy - "Dreamgirls"
Jack Nicholson - "The Departed"

Yardımcı Kadın Oyuncu:
Adriana Barraza - "Babel"
Cate Blanchett - "Notes on a Scandal"
Jennifer Hudson - "Dreamgirls"
Rinko Kikuchi - "Babel"
Catherine O'Hara - "For Your Consideration"
Emma Thompson - "Stranger Than Fiction"

Ensemble performans
Babel
Bobby
The Departed
Dreamgirls
Little Miss Sunshine
A Prairie Home Companion

En iyi Yönetmen:
Bill Condon - "Dreamgirls"
Clint Eastwood - "Letters from Iwo Jima"
Stephen Frears - "The Queen"
Paul Greengrass - "United 93"
Martin Scorsese - "The Departed"

Senaryo:
Michael Arndt - "Little Miss Sunshine"
Guillermo Arriaga - "Babel"
Todd Field and Tom Perrotta - "Little Children"
Zach Helm - "Stranger Than Fiction"
William Monahan - "The Departed"
Peter Morgan - "The Queen"

Animasyon:
"Cars"
"Flushed Away"
"Happy Feet"
"Monster House"
"Over the Hedge"

Genç Erkek Oyuncu:
Cameron Bright - "Thank You For Smoking"
Joseph Cross - "Running With Scissors"
Paul Dano - "Little Miss Sunshine"
Freddie Highmore - "A Good Year"
Jaden Christopher Syre Smith - "The Pursuit of Happyness"

Genç Kadın Oyuncu:
Ivana Baquero - "Pan's Labyrinth"
Abigail Breslin - "Little Miss Sunshine"
Shareeka Epps - "Half Nelson"
Dakota Fanning - "Charlotte's Web"
Keke Palmer - "Akeelah and the Bee"

En iyi Komedi Filmi:
Borat
For Your Consideration
Little Miss Sunshine
The Devil Wears Prada
Thank You For Smoking

En iyi Aile Filmi:
Akeelah and the Bee
Charlotte's Web
Flicka
Lassie
Pirates of the Caribbean 2

TV Filmi:
Elizabeth I
The Librarian
Nightmares & Dreamscapes
The Ron Clark Story
When the Levees Broke

Yabancı Dilde En iyi Film:
Apocalypto
Days of Glory
Letters from Iwo Jima
Pan's Labyrinth
Volver
Water

En iyi Şarkı:
"I Need to Wake Up" - Melissa Etheridge - "An Inconvenient Truth"
"Listen" - Beyonce - "Dreamgirls"
"My Little Girl" - Tim McGraw - "Flicka"
"The Neighbor" - Dixie Chicks - "Shut Up & Sing"
"Never Gonna Break My Faith" - Aretha Franklin and Mary J. Blige - "Bobby"
"Ordinary Miracle" - Sarah McLachlan - "Charlotte's Web"

En iyi Soundtrack
Babel
Cars
Dreamgirls
Happy Feet
Marie Antoinette

En iyi Besteci:
Philip Glass - "The Illusionist"
Clint Mansell - "The Fountain"
Thomas Newman - "The Good German"
Gustavo Santaolalla - "Babel"
Howard Shore - "The Departed"
Hans Zimmer - "The Da Vinci Code"

En iyi Belgesel:
An Inconvenient Truth
Shut Up & Sing
This Film Is Not Yet Rated
Who Killed the Electric Car?
Wordplay

New York'tan U93 çıktı.


LA ile birlikte New York film eleştirmenlerinin ödülleri de Oscar yarışında türdeşlerinin dağıttıklarından daha önemli bir yere sahip. NY eleştirmenleri bugün yılın en iyilerini seçti ve en iyi film United 93'ye gitti. U93, bahar aylarında vizyona girdiği için hatırlanma gibi bir sorunla karşılaşabilirdi. Ama son birkaç gündür gördüğümüz gibi böyle bir sorun yok. Benim için şu anda yılın en iyi 5 filminden birisi olan eleştirmenlerden aldığı gazla yarışa resmi olarak katıldı.
Yine de U93 bu ödülü kolay kazanmadı. 5 kere oylama yapılmak zorunda kalınmış... Ve 4.sünden de U93 ve "The Queen" berabere çıkmış. Ancak beşinci oylamada sonuç alınabilmiş.
Bunun dışında oldukça ilginç sonuçlar da var. Mesela Borat, 'non-fiction' (kurgusal olmayan) kategorisinde görülmüş, Martin Scorsese bu organizasyon tarafından Goodfellas sonrasında ilk kez 'en iyi yönetmen' seçildi. Ve "The Death of Mr. Lazarescu"yu da atlamamışlar. Bir de Sacha Baron Cohen çılgınlığı sürüyor; erkek oyuncu kategorisinde ikinci olmayı başarmış.

Genel olarak eleştirmenlere baktığımızda "The Queen", "Letters..." ve "The Departed" ana kadro gibi gözüküyor. "Dreamgirls" sektörden bolca destek alacaktır. U93'nin beşinci kısmı doldurma ihtimali de güçleniyor.
Eleştirmenlerden sonra ciddi güç kazanan oyuncuların başında Helen Mirren, Forest Whitaker geliyor elbette. Bunun yanında Jennifer Hudson gümbür gümbür geliyor. Michael Sheen de Tony Blair rolüyle ilk adaylığını alacak gibi.


Neyse kazananlara bakalım. (parantez içindekiler: runner up yani ikinciler)

En İyi Film: United 93
(The Queen & The Departed)

En iyi Yönetmen: Martin Scorsese, THE DEPARTED
(Stephen Frears, THE QUEEN & Clint Eastwood, LETTERS FROM IWO JIMA)

En iyi İlk Film: Half Nelson
(Little Miss Sunshine & A Guide to Recognizing Your Saints)

Kadın Oyuncu: Helen Mirren, THE QUEEN
(Judi Dench, NOTES ON A SCANDAL & Meryl Streep, THE DEVIL WEARS PRADA)

Erkek Oyuncu: Forest Whitaker, THE LAST KING OF SCOTLAND
(Ryan Gosling, HALF NELSON & Sacha Baron Cohen, BORAT)

Yabancı Film: Army of Shadows
(Volver & The Death of Mr. Lazarescu)

Non-fiction Film: Deliver Us From Evil
(49 Up & Borat & An Inconvenient Truth)

Animasyon: Happy Feet
(A Scanner Darkly & Cars)

Yardımcı Erkek Oyuncu: Jackie Earle Haley, LITTLE CHILDREN
(Eddie Murphy, DREAMGIRLS & Steve Carell, LITTLE MISS SUNSHINE)

Yardımcı Kadın Oyuncu: Jennifer Hudson, DREAMGIRLS
(Shareeka Epps, HALF NELSON & Catherine O'Hara, FOR YOUR CONSIDERATION)

Senaryo: The Queen
(The Departed & Little Miss Sunshine)

Görüntü Yönetmenliği: Pan's Labyrinth
(Curse of the Golden Flower & Children of Men)

Monday, December 11, 2006

Clint, Los Angeles'ın Kralı...

Pazar günü oylama günü... ama iş LA Film Eleştirmenleri olunca önemsemek gerek... Zira orası Oscar'ın da yurdu.
Ana ödüllerde "Letters from Iwo Jima" , "The Queen" ve "United 93" dikkat çekiyor.
Penelope Cruz'un ilk defa ciddi bir Hollywood ödülünde adı geçiyor.
"Half Nelson" burada da yok. (Lanet...)
"The Departed" yok.
"Children of Men"in farkedilmiş olması güzel.
ve bir adet "Death of Mr. Lazarescu" sürprizi var. Geçen sene filmi izleyip bayılmıştım ve ensemble ödülünü kesin hakederdi. Sanırım bahsettikleri kadın hemşire olandı)

İşte "LA Eleştirmenler Birliği" ödülleri... (parantez içindekiler yine 'runner up')

Film:
"Letters From Iwo Jima" ("The Queen")

Yönetmen:
Paul Greengrass, "United 93"
(Clint Eastwood, "Flags of Our Fathers" & "Letters From Iwo Jima")

Erkek Oyuncu:
Sacha Baron Cohen, "Borat" & Forest Whitaker, "The Last King of Scotland" (runner-up yok)

Kadın Oyuncu:
Helen Mirren, "The Queen"
(Penelope Cruz, "Volver")

Yardımcı Erkek Oyuncu:
Michael Sheen, "The Queen" (Sergi Lopez, "Pan's Labyrinth")

Yardımcı Kadın Oyuncu:
Luminita Gheorghiu, "The Death of Mr. Lazarescu"
(Jennifer Hudson, "Dreamgirls")

Senaryo:
"The Queen" ("Little Miss Sunshine")

Görüntü Yönetmenliği:
"Children of Men" ("Flags of Our Fathers" and "Letters From Iwo Jima")

Sanat Yönetmenliği:
"Pan's Labyrinth" ("Children of Men")

Müzik:
Alexandre Desplat, "The Queen" and "The Painted Veil" (Thomas Newman, "The Good German" and "Little Children")

Yabancı Film:
"The Lives of Others" (Volver)

Belgesel:
"An Inconvenient Truth" (Darwin's Nightmare- geçen sene adaydı Oscar'a)

Animasyon:
"Happy Feet" (Cars)

Deneysel/Bağımsız film/video:
"Old Joy"
(Kelly Reichardt) and "In Between Days" (So Yong Kim)

Yeni nesil:
Jonathan Dayton, Valerie Faris (yönetmen) ve Michael Arndt (senaryo), "Little Miss Sunshine"

Bugün hareketli geçiyor...

Evet bugün baya verimli geçiyor. "New York Online Film Critics" de ödüllerini dağıtmış. Yalnız bunlar normal NY eleştirmenleri değil. Diğerleri kadar etkili olduklarını da söyleyemeyiz. Adı üstünde internette varlık gösteriyorlar. Ama yine de bakmak lazım.
"The Queen"e bayılmış gözüküyorlar.
Popülist yaklaşmayıp kıyıda köşede kalacak gibi gözüken "Inland Empire", "The Fountain", "Little Children" gibi filmleri listelerine almışlar.
Forest Whitaker bir puan daha alıyor.
"The Illusionist"ten memnun olmadığımı söylemiştim daha önce ama görüntü yönetmenliği ödülü gayet yerinde.
Açık bir şekilde Half Nelson'ı beğenmemişler. (Az önce erken yorum yaptım belki de)
Ve son olarak Jennifer Hudson güç kazanmaya devam ediyor.

Kazanan filmler:
The Queen: (en iyi film, yönetmen, senaryo, kadın oyuncu: Helen Mirren, yardımcı erkek oyuncu: Michael Sheen)
The Last King of Scotland: (erkek oyuncu: Forest Whitaker)
The Illusionist: (görüntü yönetmenliği, müzik)
Dreamgirls:
(yardımcı kadın oyuncu & çıkış yapan oyuncu: Jennifer Hudson)
For Your Consideration: (yardımcı kadın oyuncu: Catherine O'Hara)
Little Miss Sunshine: (ilk yönetmen, ensemble performans)
An Inconvenient Truth: (belgesel)
Happy Feet:
(animasyon)
Pan's Labyrinth:
(yabancı film)
Water:
(insanlık ödülü)

... ve belirledikleri Top 10. (alfabetik)
BABEL
THE FOUNTAIN
INLAND EMPIRE
LITTLE CHILDREN
LITTLE MISS SUNSHINE
PAN'S LABYRINTH
THE QUEEN
THANK YOU FOR SMOKING
VOLVER
WATER


"The Departed" bir var bir yok...

Oscar sezonu başladı ve bugün iki organizasyon daha yılın en iyilerini açıkladı.
Amerikan Film Enstitüsü (AFI) Geleneksel olarak yılın en iyi 10 Amerikan filmini açıkladı. Sürpriz ise "The Departed"ın listede olmaması. Onun yerine (niye yer aldığını anlayabildiğim) "Borat" ve (hala ne bulduklarını anlamadığım) "The Devil Wears Prada" yer alan filmler arasında. Bunun yanında "Inside Man"in de bu listeye girecek kadar iyi olmadığını düşünüyorum. Onun dışında bir sürpriz yok sanırım özellikle "United 93"nin listeye alınmasına çok sevindim.
(Liste alfabetik sıraylar)

AFI Top 10
1. Babel
2. Borat
3.The Devil Wears Prada

4. Dreamgirls

5. Half Nelson
6. Happy Feet

7. Inside Man

8. Letters From Iwo Jima

9. Little Miss Sunshine

10. United 93


Bugün aynı zamanda "Boston Eleştirmenler Birliği" de yılın en iyilerini açıkladı. Bu sefer ise "The Departed" mutlak galip... Aaa bir dakika bu film Boston'da geçiyordu... Ne tesadüf!
Burada da ilginç sonuçlar var. Meryl Streep yardımcı kadın oyuncu olarak gösterilmiş ama başrol olarak kendisini pazarladığı gayet bilinen birşey. (Acaba bir şey mi anlatılmaya çalışılıyor?) Bunun yanında yardımcı erkek oyuncuda da ezberci bir zihniyetle Jack Nicholson'ın seçilmesi yerine Mark Wahlberg ve Alec Baldwin'den bahsedilmesi çok hoşuma gitti.
Kazananların listesi aşağıda... (parantez içindekiler 'ikinci' anlamına gelen 'runner up'lar.)

En iyi Film: The Departed
(United 93)

Yönetmen: Martin Scorsese, The Departed
(Paul Greengrass, United 93)

Erkek Oyuncu: Forest Whitaker, The Last King of Scotland
(Ryan Gosling, Half Nelson)

Kadın Oyuncu: Helen Mirren, The Queen
(Judi Dench, Notes on a Scandal)

Yardımcı Erkek Oyuncu: Mark Wahlberg, The Departed
(Michael Sheen, The Queen & Alec Baldwin, The Departed/Running with Scissors/The Good Shepherd)

Yardımcı Kadın Oyuncu: Shareeka Epps, Half Nelson
(Meryl Streep, The Devil Wears Prada)

Ensemble (kadro performansı) : United 93
(The Departed)

Senaryo: William Monahan, The Departed
(Peter Morgan, The Queen)

Yabancı Film: Pan's Labyrinth
(Volver)

Belgesel: Deliver Us From Evil/Shut Up & Sing
(51 Birch Street)

Yeni Sinemacı: Ryan Fleck, Half Nelson
(Jonathan Dayton & Valerie Faris)

Best Cinematography: Guillermo Navarro. Pan's Labyrinth
(Stuart Dryburgh, The Painted Veil / Xiaoding Zhao, Curse of the GoldenFlower)

Açık bir biçimde "United 93" için çok güzel bir gün olmuş. Bunun dışında "Half Nelson"ın heryerde adı geçiyor. Giderek güçlenmeye başladı. Hatta "Little Miss Sunshine"ı sollayabilir mi acaba?
Bu hafta içinde LA ve New York eleştirmenleri de ödüllerini açıklayacak. Yakında eleştirmenlerin ilk 10 listeleri de birer ikişer düşmeye başlar.

Kader... bir kere daha.

Daha önce Zeki Demirkubuz'un son filmi "Kader" hakkındaki yorumlarımı yazmıştım. O zaman kafamda "Ya Masumiyet'i izlememiş olsaydım?" gibi bir soru oluşmuştu. Filmi çok beğenmeme rağmen 'acaba selefinden mi besleniyor parazit misali?' diye düşünüyordum. Ama bugün yıllar sonra Masumiyet'i tekrar izlediğimde bunun böyle olmadığını da anladım. Çünkü ilk defa Masumiyet'i farklı bir gözle izledim. Gözümün önünde sürekli "Kader"den imgeler dolaşıp durdu. Ki bu durumda iki film arasındaki organik bağın mükemmel çalıştığını ama birbirini besleme olayının da iki taraflı olduğunu anlamış oldum. Daha önce de yazdığım gibi "Kader"i zaman geçtikçe daha çok seviyorum. Hele Haluk Bilginer'i izlerken Ufuk Bayraktar'ın o bakışları akla gelmiyor mu... Türk sineması cidden çok iyi bir oyuncu kazanmış olabilir. En azından Bayraktar'ın bu performansının mükemmel düzeyde olduğunu bir kere daha belirtmek isterim.

Friday, December 08, 2006

Altı üstü bir fotoğraf...

Amerikalılar kendi mitlerini yaratmak konusunda çok ustalar. Ve şu anda da elinde bulundurdukları güçleriyle bunları sadece kendilerine değil aynı zamanda tüm dünyaya da aşılamaktalar. Kıtanın keşfinden sonra kısa bir süre içinde "Vahşi Batı" mitiyle başlayan Amerikan tarihi hepimizin az çok bildiği Büyük Bunalım, 2. Dünya Savaşı, Kennedy, Vietnam, Water Gate vs. vs. şeklinde günümüze kadar uzanıyor. İşte 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Iwo Jima miti de bunlardan bir tanesi. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf sadece o savaşı değil günümüzdeki Amerikan gazilerini temsil etmek için kullanılan bir simge haline gelmiş durumda.
Clint Eastwood'un yönettiği, Steven Spielberg'ün yapımcılığını üstlendiği "Flags of Our Fathers" işte bu fotoğrafın öncesinde ve sonrasında yaşananları aydınlığa çıkarıyor.
Savaşın gazilerinden John Bradley'nin oğlunun kaleme aldığı kitaptan, geçtiğimiz sene Jarhead'le savaşa alternatif bir bakış sunan William Browles Jr. ve son zamanların en popüler senaristi Paul Haggis'in (Crash, M$B, Casino Royale) senaryolaştırıldığı hikaye işte bir anlamda yukarıda bahsettiğim Amerikan öykülerinin mitleştirilmesinden bahsediyor. Ama bunun daha da özelinde, film Amerikalıların her fırsatta pervasızca kullandıklarını düşündüğüm 'kahraman' kavramını da masaya yatırıyor. "Flags of our Fathers", 2 saati aşkın süresi boyunca kimin kahraman olup olmadığı, (ama daha çok) neyin kahramanlık olmadığı üzerine kafa yoran ve cümleler kuran bir film. Bu anlamda şüphesiz eski türdaşlarından da bir adım öteye çıkıyor. Aslında "Flags.."e savaş filmi demek ne kadar doğru olabilir bilmiyorum çünkü aslen savaş kavramını irdelemiyor bence.

Iwo Jima'ya dikilen Amerikan Bayrağı'nın resminin (ki üstelik oraya dikilen ikici bayrak olduğunu öğreniyoruz.) halk üzerinde yoğun bir etki bırakmasıyla zor durumda olan Beyaz Saray'ın bağış toplamak adına o bayrağı dikenleri bir 'savaş tahvili' satışı turnesine çıkarması üzerinden zaman zaman çatışmalara flashbacklerle dönen hikaye, 'kahraman' olgusunun nasıl pazarlamaya dönüştüğünü ve sıradan insanları nasıl etkilediğine dair manzaralar sunuyor. Aslen üç karakteri odağına yerleştiriyor. Ama senaristler, ilginç bir biçimde karakterlere o kadar da abanmamışlar. Bilerek mi bilmeyerek mi yapıldı bilmiyorum ama bu bence temanın daha da güçlenmesini sağlamış. Zira bizim de film boyunca gördüğümüz o üç gazi, film içinde de karakterden öte bir figür olarak kullanılıyorlar.
Filmin enfes bir görselliği, yine Eastwood'un piyanosundan çıkma klasik ve basit tema müziği var. Bir Clint Eastwood hayranı olduğumu gurur duyarak söyleyebilirim ve yine olaylara bakış açısı ve kurduğu etkileyici atmosferler beni çok etkiledi. Ama Eastwood sinemasını bilenler, ne kadar eski tip bir Amerikan sineması gözüne sahip olduğunu da bilirler. O yüzden yönetmenin bakış açısından hazzetmeyenlerin bu filmden de hoşlanacağını sanmıyorum.
Ayrıca gerek işin içinde Spielberg olması, gerek "Saving Private Ryan"a benzeyen görselliğiyle işin içinde daha çok aksiyon bulunan bildik türde bir savaş filmi bekleyenler havalarını alırlar. O yüzden öyle bir film görmek isteyenlere de "Flags..."i tavsiye etmem. Aslında filmle ilgili tek şikayetim başlardaki bazı çatışma sahnelerinin fazla (ya da uzun) olmasından ileri geliyor. Keşke onları konuyu dağıtmayacak şekilde biraz daha kısaltsalardı.
Neyse yine güçlü bir film var elimizde. Eastwood usulü saf bir Amerikan draması.
Flags of our Fathers: 4/5