Thursday, January 24, 2008
Wednesday, January 23, 2008
ne kötü bir gün...

Kötü bir gün geçirdim zaten... tam huzur içinde uyumayı planlıyordum ki... son zamanlarda duyduğum en kötü haberle karşılaştım..
çok yetenekliydi, gerçek bir star olabilecek kapasitedeydi. Ne kadar dandik filmlerde oynarsa oynasın hep kendini gösterdi. Oyunculuğunu konuşturdu... Ledger bu kuşağın James Dean ya da River Phoenix'i olabilir... ama keşke olmasaydı... 60'ına geldiğinde de hala onu izleyebiliyor olsaydık... Çok büyük kayıp. Büyük bir yetenek uçtu gitti.
Monday, January 21, 2008
SAG ödülleri Türkiye'de de yayında...

Sektör ödülleri bizim ülkemizde görmezden gelinir genelde. Ama bunlar da en az Oscar ve Altın Küre'ler kadar cafcaflı oluyor. En renklileri de tabii ki "Oyuncular Birliği" ödülleri oluyor... Tonlarca yıldız o gece orada olacak, ve bu sene ödül töreni Türkiye'de yayınlanıyor. Digiturk'ün Showplus kanalı önümüzdeki Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gece 03.00 itibariyle töreni canlı olarak yayınlayacak. Haberiniz olsun.
Oy pusulasını bu linkten indirebilirsiniz.
Sunday, January 20, 2008
2007'nin en iyileri...
Yine vizyon dışında kalanlarla ve ilk 10'a yakın olanlarla başlayalım..
Geçtiğimiz sene vizyon dışında kalan ve oldukça büyük ilgi toplayan filmler vardı. "Half Nelson" bunların arasındaydı. Ryan Gosling ve Sharreka Epps'in çok iyi performanslarının yanında film bir bağımsızın işlemesi gerektiği gibi çalışıyordu. Birbirine iyi gelen ikili insan öyküleri içinde favorilerim arasında yer aldı film. Beyazperdede gördüğümüz öğretmen öğrenci ilişkilerine de alt metni güçlü bir öyküyle fark atmış oldu ayrıca. Yine vizyon dışında kalan ama festivalde izleme imkanı bulduğumuz "Lady Chatterley", uzun süresine rağmen ana karakterinin yaşadıklarını o kadar samimi bir yolla anlatıyordu ki beni direk tavladı. İngiltere ve Danimarka işbirliği ile izlediğimiz "Red Road", Tsai Ming Liang'ın son numarası "I don't Want to Sleep Alone", Chan Wook Park'ın vizyon görmeyen "I'm a Cyborg but That's OK", festivalde izleyici ödülü alan "Art of Crying" de favorilerim arasındaydı.
Vizyonda top 10'a yakınlaşan filmler arasında ise, hiç şüphesiz Cronenberg'in "Eastern Promises"i başlarda seyrediyor. David Fincher'ın Zodiac'ı çok çok başarılıydı. Bu yıl yüzümüzü güldüren western'lerden "3:10 to Yuma" da inanılmaz keyifliydi.
Gelelim bu seneki ilk 10'uma...
10. Grbavica
Altın Ayı'lı Grbavica bize oldukça geç geldi. 90'larda hepimizin bilincinde yer eden eski Yugoslavya'nın dağılışı ve çıkan çatışmalara bir ağıt niteliğinde olan film. Baş karakteri Esma ve kızı yoluyla hafızamızı tekrar deşiyordu. Bir yandan sırrı ortaya çıkıyor, o çıktıkça da Esma'nın yüzleşmeleri filmi daha da güçlü hale getiriyordu. Duru ve ne yaptığını bilen bir anlatım, mükemmel oyunculuklarla Grbavica bence geçen senenin en iyilerindendi.
9. Michael Clayton
Tony Gilroy senarist olarak "Bourne" serisinde zaten gönlümüzü çalmıştı. Ama meğerse yönetmen olarak da çok becerikliymiş. Öyküsündeki dağınık kurgu ve sistematik açıdan solak bir film olması pek çok kimseyi rahatsız etmi olabilir ama Michael Clayton yurtdışında da söylendiği gibi 70'lerin o havasını tekrar kazandırıyordu sinemaya. Clayton'ın bir yandan kişisel yolculuğu bir yandan da büyük şirket açmazları filmde çok lezzetli bir biçimde işleniyordu. İşin oyuncular kısmı ise daha önceki yazılarda da yazdığım gibi çok iyiydi.

8. Ratatouille
Bu durumda en çok acıdığım şey Pixar'ın yaratıcısı John Lassetter. Adam "Toy Story"yle yeni bir çağ açtı ve şu anda animasyon sektörünün en kaliteli şirketini güçlendirdi. Ammavelakin Brad Bird geldi ve onun yaptığı filmlere de fark atıyor. "The Incredibles"dan sonra "Ratatouille" ile yine harikalar yarattı. Bu sefer çok daha klasik bir öykü ve anlatımla karşımıza çıktı Bird ve bir yandan eski kafalıları bir yandan da yenilikçileri tavladı sanırsam. Sadece bu yılın en iyi animasyonu değil, aynı zamanda en iyi filmlerinden birisiydi. Anton Ego rolünde Peter O'Toole'u da unutmadan anmış olayım. Süperdi.
7. The Queen
Bu film sadece Helen Mirren değildi. Film hakkında bol bol yazdım orada burada. Burda tekrar etmek istemiyorum. Geçen senenin en iyi senaryolarından biriydi bence. Ve Frears'ın eleştirilen 'belgeselvari TV'ye yakışan' anlatımı da hem senaryoyu hem de oyuncuları daha da güçlendiriyordu. Sonuna kadar leziz bir işti.
6. Atonement
Joe Wright kıskanılacak bir adam. Evet Atonement belki belli noktalarda gösteriş açısından abartıya kaçıyor olabilir ama bu film bundan yıllar sonrasına da kalabilecek 2000'lerin en başarılı filmlerinden biri olarak anılacak. En kısa zamanda tekrar seyretmek istiyorum. Yeri biraz düşük gelebilir ama buranın üstündeki filmler kişisel boyutta beni biraz daha etkiledi.
5. Yumurta
Bu yıl Türk sinemasında adam gibi iş çıkaran tek kişi, Semih Kaplanoğlu. Kişisel sinema yapıyordu eyvallah. Belki çoğunluğa uygun bir iş de değildi. Ama zamanlamayı kullanışı, oluşturduğu mizansenler, kadrajlar, oyuncularla çalışma ve onlardan performans çıkarma biçimi... Ufak çapta bir başyapıt izlediğimizi düşünüyorum. Türk sineması bir de Saadet Işıl Aksoy'u kazandı. Şu an deli gibi beklediğim iki şey var... Biri bunun DVD'si, diğeri de Süt.
4. Little Children
Bu filmi gerektiğinden fazla abartıyor muyum diye düşünmüyor değilim. Ama Todd Field sanırım benim yumuşak taraflarımdan birisi olacak hep. Adamın sinema diline bayılıyorum. "In the Bedroom"da da bitirmişti beni, burada da. Adam işin her bir öğesini o kadar iyi hesaplıyor gibi gözüküyor ki. Kurgusu, müziği, kadraj ayarları hep planlı hep sistematik ve bir araya gelince de deli gibi etkili. Birinci sınıf bir işti.

3. The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford
Bu isme zaten daha aşağısı yakışmazdı. Son yılların en karizmatik isimli filmi. Ama sırf o kadar değil. Yönetmen Andrew Dominik anladığım kadarıyla gerek çekimlerde gerekse kurgu masasında baya zorlanmış yapımcılar tarafından. Sonunda ortaya çıkan iş onun tam olarak içine sindi mi bilmiyorum ama enfes birşey çıkmış. Film ilk başladığında olmamış bir Terrence Mallick kopyası izleyecez sanmıştım. Evet anlatımda ortak noktalar çok var ama bu film onun dışında da yaşayan bir film. Brad Pitt, Babel sonrasında (o filmi de beğenmedim gerçi ama) yine blockbuster saçmalıkları dışında birşeyde gözükerek takdir kazandı. Hala fiziksel açıdan yanlış seçim olduğunu düşünüyorum ama çok iyi oynuyordu. Kadro genel anlamda çok iyiydi zaten. Casey Affleck'se aşağıdaki yazımda da gördüğünüz gibi inanılmazdı. Roger Deakins ve Nick Cave'e de özel bir selam çakmak lazım.
2. Pan's Labyrinth
Bu film giderek içinizde büyüyen filmlerden birisi. Her izleyişimde daha çok seviyorum. Ofelia'nın acılı dünyası, ve bu dünyadan kaçma yolları çok klasik bir anlatıma sahip olsa da hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu. Guillermo Del Toro'nun diğer filmlerine de bir göz atmak lazım.

1. Letters from Iwo Jima
Beni tanıyanlar nasıl bir Clint Eastwood hastası olduğumu bilirler. Ama sonuçta adamın kaşını gözünü sevmiyoruz. Yaptığı sinema, 90'lar sonrasında nadir rastladığımız ve benim çok sevdiğim klasik Amerikan sinemasını yaşatıyor. Ford ya da Huston tadında birisinden bahsediyoruz benim için... Ve şunu da belirteyim, 'Amerikan yönetmen Japonların tarafından anlatmış' muhabbeti beni enterese etmiyor. Aynı şeyi Amerika'lılar tarafında da yapsa yine tav olurdum. (Flags of our Fathers, bu anlamda o kadar başarılı değildi) Modern çağımızın klasiklerinden birisi bu film.
Geçtiğimiz sene vizyon dışında kalan ve oldukça büyük ilgi toplayan filmler vardı. "Half Nelson" bunların arasındaydı. Ryan Gosling ve Sharreka Epps'in çok iyi performanslarının yanında film bir bağımsızın işlemesi gerektiği gibi çalışıyordu. Birbirine iyi gelen ikili insan öyküleri içinde favorilerim arasında yer aldı film. Beyazperdede gördüğümüz öğretmen öğrenci ilişkilerine de alt metni güçlü bir öyküyle fark atmış oldu ayrıca. Yine vizyon dışında kalan ama festivalde izleme imkanı bulduğumuz "Lady Chatterley", uzun süresine rağmen ana karakterinin yaşadıklarını o kadar samimi bir yolla anlatıyordu ki beni direk tavladı. İngiltere ve Danimarka işbirliği ile izlediğimiz "Red Road", Tsai Ming Liang'ın son numarası "I don't Want to Sleep Alone", Chan Wook Park'ın vizyon görmeyen "I'm a Cyborg but That's OK", festivalde izleyici ödülü alan "Art of Crying" de favorilerim arasındaydı.Vizyonda top 10'a yakınlaşan filmler arasında ise, hiç şüphesiz Cronenberg'in "Eastern Promises"i başlarda seyrediyor. David Fincher'ın Zodiac'ı çok çok başarılıydı. Bu yıl yüzümüzü güldüren western'lerden "3:10 to Yuma" da inanılmaz keyifliydi.
Gelelim bu seneki ilk 10'uma...
10. GrbavicaAltın Ayı'lı Grbavica bize oldukça geç geldi. 90'larda hepimizin bilincinde yer eden eski Yugoslavya'nın dağılışı ve çıkan çatışmalara bir ağıt niteliğinde olan film. Baş karakteri Esma ve kızı yoluyla hafızamızı tekrar deşiyordu. Bir yandan sırrı ortaya çıkıyor, o çıktıkça da Esma'nın yüzleşmeleri filmi daha da güçlü hale getiriyordu. Duru ve ne yaptığını bilen bir anlatım, mükemmel oyunculuklarla Grbavica bence geçen senenin en iyilerindendi.
9. Michael Clayton
Tony Gilroy senarist olarak "Bourne" serisinde zaten gönlümüzü çalmıştı. Ama meğerse yönetmen olarak da çok becerikliymiş. Öyküsündeki dağınık kurgu ve sistematik açıdan solak bir film olması pek çok kimseyi rahatsız etmi olabilir ama Michael Clayton yurtdışında da söylendiği gibi 70'lerin o havasını tekrar kazandırıyordu sinemaya. Clayton'ın bir yandan kişisel yolculuğu bir yandan da büyük şirket açmazları filmde çok lezzetli bir biçimde işleniyordu. İşin oyuncular kısmı ise daha önceki yazılarda da yazdığım gibi çok iyiydi.

8. Ratatouille
Bu durumda en çok acıdığım şey Pixar'ın yaratıcısı John Lassetter. Adam "Toy Story"yle yeni bir çağ açtı ve şu anda animasyon sektörünün en kaliteli şirketini güçlendirdi. Ammavelakin Brad Bird geldi ve onun yaptığı filmlere de fark atıyor. "The Incredibles"dan sonra "Ratatouille" ile yine harikalar yarattı. Bu sefer çok daha klasik bir öykü ve anlatımla karşımıza çıktı Bird ve bir yandan eski kafalıları bir yandan da yenilikçileri tavladı sanırsam. Sadece bu yılın en iyi animasyonu değil, aynı zamanda en iyi filmlerinden birisiydi. Anton Ego rolünde Peter O'Toole'u da unutmadan anmış olayım. Süperdi.
7. The Queen
Bu film sadece Helen Mirren değildi. Film hakkında bol bol yazdım orada burada. Burda tekrar etmek istemiyorum. Geçen senenin en iyi senaryolarından biriydi bence. Ve Frears'ın eleştirilen 'belgeselvari TV'ye yakışan' anlatımı da hem senaryoyu hem de oyuncuları daha da güçlendiriyordu. Sonuna kadar leziz bir işti.
6. Atonement
Joe Wright kıskanılacak bir adam. Evet Atonement belki belli noktalarda gösteriş açısından abartıya kaçıyor olabilir ama bu film bundan yıllar sonrasına da kalabilecek 2000'lerin en başarılı filmlerinden biri olarak anılacak. En kısa zamanda tekrar seyretmek istiyorum. Yeri biraz düşük gelebilir ama buranın üstündeki filmler kişisel boyutta beni biraz daha etkiledi.
5. YumurtaBu yıl Türk sinemasında adam gibi iş çıkaran tek kişi, Semih Kaplanoğlu. Kişisel sinema yapıyordu eyvallah. Belki çoğunluğa uygun bir iş de değildi. Ama zamanlamayı kullanışı, oluşturduğu mizansenler, kadrajlar, oyuncularla çalışma ve onlardan performans çıkarma biçimi... Ufak çapta bir başyapıt izlediğimizi düşünüyorum. Türk sineması bir de Saadet Işıl Aksoy'u kazandı. Şu an deli gibi beklediğim iki şey var... Biri bunun DVD'si, diğeri de Süt.
4. Little Children
Bu filmi gerektiğinden fazla abartıyor muyum diye düşünmüyor değilim. Ama Todd Field sanırım benim yumuşak taraflarımdan birisi olacak hep. Adamın sinema diline bayılıyorum. "In the Bedroom"da da bitirmişti beni, burada da. Adam işin her bir öğesini o kadar iyi hesaplıyor gibi gözüküyor ki. Kurgusu, müziği, kadraj ayarları hep planlı hep sistematik ve bir araya gelince de deli gibi etkili. Birinci sınıf bir işti.

3. The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford
Bu isme zaten daha aşağısı yakışmazdı. Son yılların en karizmatik isimli filmi. Ama sırf o kadar değil. Yönetmen Andrew Dominik anladığım kadarıyla gerek çekimlerde gerekse kurgu masasında baya zorlanmış yapımcılar tarafından. Sonunda ortaya çıkan iş onun tam olarak içine sindi mi bilmiyorum ama enfes birşey çıkmış. Film ilk başladığında olmamış bir Terrence Mallick kopyası izleyecez sanmıştım. Evet anlatımda ortak noktalar çok var ama bu film onun dışında da yaşayan bir film. Brad Pitt, Babel sonrasında (o filmi de beğenmedim gerçi ama) yine blockbuster saçmalıkları dışında birşeyde gözükerek takdir kazandı. Hala fiziksel açıdan yanlış seçim olduğunu düşünüyorum ama çok iyi oynuyordu. Kadro genel anlamda çok iyiydi zaten. Casey Affleck'se aşağıdaki yazımda da gördüğünüz gibi inanılmazdı. Roger Deakins ve Nick Cave'e de özel bir selam çakmak lazım.
2. Pan's Labyrinth
Bu film giderek içinizde büyüyen filmlerden birisi. Her izleyişimde daha çok seviyorum. Ofelia'nın acılı dünyası, ve bu dünyadan kaçma yolları çok klasik bir anlatıma sahip olsa da hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu. Guillermo Del Toro'nun diğer filmlerine de bir göz atmak lazım.

1. Letters from Iwo Jima
Beni tanıyanlar nasıl bir Clint Eastwood hastası olduğumu bilirler. Ama sonuçta adamın kaşını gözünü sevmiyoruz. Yaptığı sinema, 90'lar sonrasında nadir rastladığımız ve benim çok sevdiğim klasik Amerikan sinemasını yaşatıyor. Ford ya da Huston tadında birisinden bahsediyoruz benim için... Ve şunu da belirteyim, 'Amerikan yönetmen Japonların tarafından anlatmış' muhabbeti beni enterese etmiyor. Aynı şeyi Amerika'lılar tarafında da yapsa yine tav olurdum. (Flags of our Fathers, bu anlamda o kadar başarılı değildi) Modern çağımızın klasiklerinden birisi bu film.
Saturday, January 19, 2008
2007'nin hayal kırıklıkları ve en kötüleri...

Hayal kırıklıkları...
Geçen haftalarda yazdığım 'Kabadayı' yazısı çok hiddetliydi kabul ediyorum... ama kendisini 'en kötüler' yerine 'hayal kırıklığı' statüsünde değerlendirdiğimi bir de burada açıklayayım. Hala filmin iyi olduğunu düşünmüyorum, ama elbette daha ne kötüler var. Ama gerek Yavuz Turgul gerekse Ömer Vargı'ya hala bu filmi yakıştıramıyorum. Ama tabii bu sene hayal kırıklığı yaratan tek usta isimler onlar değildi. Brian De Palma fiyaskosu 'The Black Dahlia' ya da Ridley Scott'ın vasat 'A Good Year'ını hatırlayın. Cate Blanchett dışında sıfır özellikli 'Elizabeth: The Golden Age' ise birincisinin yanına bile yaklaşamıyordu. Bill Condon'un şaşaalı müzikali 'Dreamgirls', yaratıcılığına rağmen sıkıcılıktan kaçamayan "Across the Universe", orjinal bir fikirden çıkıp yeterince sağlam yapı kuramayan "Death of a President" da yılın hayal kırıklıkları içindeydi.

Kötüler...
Yılın bariz kötülerine geçince bol bol Türk filminden bahsetmek gerek. Bu sene Türk sineması için çok kötü bir seneydi bence. Yumurta dışında benim tam anlamıyla tatmin eden ya da buna yaklaşan bir başka film olmadı. Yılın en kötüsü ödülü 'Gomeda'ya gidiyor. Tan Tolga Demirci'nin uzun metraj denemesi hakkında diyecek birşey bulamıyorum açıkçası. Bunun dışında sevgili oyuncularımızın Amerika'da becerdiği "Living & Dying" (gerçi çok da yüklenmemek gerek çünkü film bariz bir TV filmi... ama yine de sinemada seyredince insanın kafasını kesesi geliyor.) İzleme şanssızlığına eriştiğim diğer kötü yerli yapımlarımız ise Janjan, Maskeli Beşler: Irak gibi güzide yapımlarımızdı.
Ve elbette yabancılar tarafında bir de 300'ümüz var. Daha önce yazmıştım uzun uzun... hala aynı şeyi düşünüyorum: bol kaslı ve sıfır zekalı bir film kendileri. Diğer kötüler arasında "Perfect Stranger" ve Jim Carrey adına üzüldüğüm "The Number 23" var. Aptallar için politika dersi niteliğinde olan "Lions for Lambs" kadrosuna yazık etmişti ve özellikle Robert Redford'ın sahneleri iyice çileden çıkartıcıydı.
Friday, January 11, 2008
2007'nin En İyi Performansları Vol.3
Gelelim erkeklerde ilk 10'umuza... (vizyona giren filmler içinde)


10- Russell Crowe (3:10 to Yuma)
Bu filmde tonlarca çok sıkı performans vardı. Ben Foster, Christian Bale veya Peter Fonda. Herkesin de favorisi ayrı ayrı şüphesiz. Yine de ben filmden tek bir isim seçmem gerekirse Crowe'u seçerdim. Rolüne getirdiği karizma bence öykünün daha da sürüklenmesini sağlıyordu. Evet özellikle Foster başta olmak üzere rol çalanlar vardı ama şu filmi sevdiysem en büyük nedeni Crowe'un yansıttığı ruhtur.
9- Guy Pearce (Factory Girl)
Pearce sessiz sedasız biçimde belki de kariyerinin en etkileyici performansını sundu bize 'Factory Girl'de. Adam Andy Warhol'u oynadı, daha ne olsun? Karakterin o nevi şahsına münhasır garipliği, kitschliğini çok da karikatürize etmeden gerçekleştirdi. Sienna Miller da filmde ondan çok besleniyor gibi gözüküyordu. En azından Edie'nin hayatındaki çıkmazları bile daha iyi anlıyorduk bu karakter sayesinde. İzlemediyseniz mutlaka göz atın.
8- Mircea Andreescu (12:08 East of Bucharest)
'Bu da kim?' diyebilirsiniz. Filmi izlediyseniz ikinci yarıdaki tek gülme kaynağınızdan bahsediyorum. Hiç kıpırdamayan bir kamera karşısında 3 kişi. Kabul edelim ki hali hazırda komik bir senaryo da mevcut. Ama Andreescu'nun o dünyayı umursamayan ihtiyarı geçen senenin en hatırlanası karakterlerinden biriydi. İnanılmaz doğal olduğunu söylemeye gerek bile duymuyorum, zira Romanya sinemasından bahsediyoruz.

7- Kazunari Ninamiya (Letters From Iwo Jima)
Tamam başrolde Ken Watanabe çok karizmaydı ama Ninamiya bence filmin gizli yıldızıydı. Saigo zaten anlatıcı niteliğiyle de filmin merkezinde yer alıyordu aslında. Çoğu gelişmeyi onun gözünden görüyorduk. Ninamiya, Hollywood'a transfer olur mu bilinmez ama takip edilesi bir oyuncu. Karakterin naifliği, hassaslığı ile benin filmde en sevdiğim performansa imza attı.
6- Jackie Earle Hayley (Little Children)
Filmi ne kada sevdiğimi daha önce de yazdım buralarda. Aslında ensemble olarak tüm kadro çok iyiydi. Özellikle bayanlar da ön plana çıkıyordu ama filmin erkekleri Patrick Wilson & Hayley de gayet iyilerdi. Hayley, bu garip kişiliği bence tüm duygularını falan vererek gayet iyi yansıtıyordu perdeye. Karaktere ne kızabiliyorduk, ne de destekleyebiliyorduk. Birinci sınıftı.

5- Leonardo DiCaprio (Blood Diamond)
Bu herif iyice coşmaya devam ediyor. Gerçi daha ilk işlerini düşündüğümüzde de süper performansları vardı ama giderek olgunlaştı, pişti falan. İnanılmaz güzel bir aksan (hatta aksanlar) vardı film boyunca. Hiç beklemiyordum, filmi izlemeye başlarken, ama resmen kilitledi bizi filme. Sırf aksan için bile defalarca izlenir film. DiCaprio neslinin en sağlam oyuncularından biri olarak anılacak kesin. Filmde Hounsou da çok iyiydi ama artık ben şahsen bıktım onun bu 'ezilen ama gururlu 3. dünya vatandaşı' tipinden... DiCaprio ise tamamen tazeydi. :)
4- Murat Han (Mutluluk)
Bir ilk performans ve bomba gibiydi. Özgü Namal'la çok iyi bir ikili oluşturdular. Talat Bulut'un kötü performansı ve diyaoglarına rağmen bu ikili filmi alıp götürdüler. Han, bence sinemamızda pek çok oyuncuda bulunmayan hassas oyunculuğu nüanslarla çok iyi beceriyordu.
3- George Clooney (Michael Clayton)
Bu herif de iyice oldu artık. Bir kaç sene öncesine kadar en fazla 'rol kesen yakışıklı' derdim. Hiçbir şekilde küçümsemem zira adam süper ama oyunculuk anlamında çok ileriye gideceğini de düşünmüyordum. Michael Clayton'da Tom Wilkinson herkesin favorisi. Katılırım çok iyiydi ama Clooney beni biraz daha tatmin etti diyebilirim. Öyle çok abartılı bir karakter olmadığını da kabul ediyorum ama oyuncunun seçtiği oyunlar beni gayet tatmin etti üstelik karakterle daha kolay empati kurmamı da sağladı. Michael karakteri bir yandan Clooney'nin tipik oyunlarını vermesine olanak sağlarken bir yandan da ona yeni kapılar açıyordu.

2- Viggo Mortensen (Eastern Promises)
Bu adam yıllar boyunca nasıl harcanmış belli değil. Sürekli kadınları baştan çıkartan karizmatik yasak aşk rolleriyle hatırlarım. Aragorn'la yeni bir kapı açıldı şüphesiz ama Mortensen kendini Cronenberg'le buldu. 'A History of Violence'ta da olağanüstüydü, burada da. Mafyatik karakter belki ilk bakışta çok klişe gibi gözükebilir ama adam döktürüyordu. Çırılçıplak hamam sahnesi için de harbiden cesaret gerekirdi. Mortensen bu sene Oscar'a aday olur sonuna kadar da hakeder.

1- Casey Affleck (The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford)
Önümüzdeki aylarda vizyona girecek olan 'Gone Baby Gone'da da çok iyi... Affleck bu senenin en etkileyici, ateşleyici kışkırtıcı performansını veriyordu. Brad Pitt de filmde çok iyiydi ama Affleck filmin tek yıldızıydı. O mıymıntı, korkak, ve hatta lavuk karakteri filmi tek başına götürüyordu. Zaten bir mit kıvamında olan Jesse James'i hiç görmesek bile bu herif tek başına yetebilirdi herhalde. İki Affleck de son yıllarda bir yükselişe geçtiler, hayırlısı diyelim. Ve bu sene kategorisinde Oscar'ı en çok hakettiğini düşündüğüm isim olduğunu da ekleyeyim.
Sunday, January 06, 2008
2007'nin En İyi Performansları Vol.2
Bu sene erkekleri listelemek çok zormuş. Vizyon dışında bile ayrı bir top 10 mu yapsam diye düşünmedim değil. Neyse burada baya bi isimden bahsedeceğiz.

Vizyon dışı erkeklere baktığımızda açık ara birinci Ryan Gosling olur. 'Half Nelson' hakkı olan Oscar adaylığı alan Gosling bence yeni neslin en yetenekli oyuncularından birisi. Rol arkadaşı Shareeka Epps'le birlikte çok başarılı bir kimya oluşturdular. Gosling'in oyunculuğunun en albenili yanı şüphesiz doğallığından geliyor. Anthony Hopkins'le birlikte oynadığı Fracture'da da bunu gösterdi zaten. Karakterin içine giriyor ve onun üzerinden enfes oyunlar, mimikler vs. çıkarıyor. Geçen senenin en iyi performanslarından biriydi.

İkinci çok iyi bir performans da Ben Affleck'ten geldi. 'Hollywoodland'de kariyeri sönen bir aktörü canlandırıyordu. Film pek çok açıdan hataları olan bir filmdi. Zaman zaman sarkıyordu ama Affleck o etkileyici, duygusal ve kontrollü oyunuyla resmen döktürüyordu. Venedik Film Festivali'nde de en iyi aktör ödülünü aldığını hatırlatayım.
Vizyona giremeyen diğer başarılı performanslara gelince...
Ümit vaat eden gençler Yuri Chursin (Playing the Victim), Joseph Cross (Running With Scissors) ve Sam Riley'yi (Control) ileride yine böyle etkileyici rollerde görürüz umarım.
Bunun dışında parlak diğer performanslara bakınca daha bir sürü isim var. Peter O'Toole, Venus'de bomba gibiydi. Oscar'ı alsa hakederdi. (Ratatouille'deki seslendirmesi de çok başarılıydı) Bunun yanında Offscreen'le delilik sınırlarında dolaşan Nicolas Bro, Red Road'la Tony Curran, L'amico Di Famiglia ile Luigi Angelillo bahsedilmesi gereken diğer aktörler.
Vizyonda da yine çok sağlam isimler vardı.
Richard Gere, The Hoax'la döktürüyordu. (The Hunting Party ile de çok iyi diye duydum ama maalesef izleyemedim henüz) Copying Beethovven'la Ed Harris, Black Snake Moan'la Samuel L. Jackson, Little Miss Sunshine'ın tüm beyleri (başta Steve Carrell olmak üzere), Indigenes'nin göçmen askerleri, Zodiac'ın beyleri (özellikle Marc Ruffallo ve Robert Downey Jr.), The History Boys'un kafası karışık öğrencileri, Bug'ın iki sorunlu erkeği Harry Connick Jr. ve filmin esas yıldızı Michael Shannon. Eastern Promises'le Vincent Cassell ve Ermin Mueller Stahl, Breach'le Chris Cooper, The Last King of Scotland'la Forest Whitaker ve James McAvoy (ve aynı zamanda Atonement'la tabii) , Perfume'la sinemaya sağlam bir başlangıç yapan Ben Whishaw, Ken Watanabe komutasında Iwo Jima kadrosu, Afrika dağlarında elmasın çok çektirdiği Djimon Hounsou, senenin ölüm tanrısı Tom Wilkinson (Michael Clayton), Dreamgirls'le rol çalan Eddie Murphy; Stranger than Fiction'la Will Ferrell, artık iyice pişmiş olan Will Smith (Pursuit of Happiness) ve The Lives of Others'la Ulrich Mühe. (toprağı bol olsun)

Son olarak da bence senenin yıldızlarından birinden bahsedeyim. Shia LaBeouf'u bu sene ilk olarak, 'A Guide to Recognizing Your Saints'le gördük. Çok sağlam bir bağımsızdı ve zengin kadrosunun tamamı olağanüstüydü. Bu keyifli büyüme öyküsünü kesinlikle tavsiye ederim. Bunun yanında LaBeouf, Disturbia ve Transformers'da resmen şov yaptı. Yaşındaki diğer oyuncularla karşılaştırınca sanki 30 yıl önlerinde gibi rahat ve doğal oyunuyla hem drama hem komedi yönünden göz dolduruyordu. LaBeouf'tan da özel olarak bahsedeyim dedim.
Çok yazdım... senenin vizyondaki 10 performansından sonra bahsedelim. :)
Thursday, January 03, 2008
2007'nin En İyi Performansları Vol.1
Evet yine vizyona girme kriterine göre bence yılın en iyi kadın performanslarının listesi. Klasik olarak vizyon dışı kategorizasyon da yapmak lazım.




Aslında tek bir isimden bahsetmek çok zor. Bizde direk DVD'ye çıkan 'Running with Scissors'la Annette Bening, 'Snow Cake'le Sigourney Weaver ve olağanüstü Cate Blanchett 'The Good German'la parlıyorlardı. Festivallerde izleme olanağı bulduğumuz Kate Dickie (Red Road) ve Samantha Morton (Control) da yılın en iyileri arasındaydı. Ama bence vizyon dışı performanslarda Marina Hands'den özel olarak bahsetmek gerek. Geçen sene festivalin en iyilerinden 'Lady Chatterley'nin anlatımdaki gücü Hands'in performansı sayesinde bir kat daha değerleniyordu.
Vizyondaki parlak performanslar arasında 'Atonement' ve 'Little Miss Sunshine'ın kızları, 'Breaking & Entering'le Robin Wright Penn ve ilham verici Vera Farmiga, Beni şaşırtan Christina Ricci (Black Snake Moan) ve Sienna Miller (Factory Girl) ve bence en usta oyunculara taş çıkartan 'Yumurta'yla Saadet Işıl Aksoy yılın iyileri içindeydi. Yılın 10 kadın performansına geçersek...

10- Jennifer Hudson (Dreamgirls)
İlk performansıyla Oscar'ı götürdü ama bence sonuna kadar da haketti. Hudson'ın işi şarkı söylerek kolaylaştı diye düşünüyor olabilirsiniz, ama hiçbir eğitimi olmayan bir kızın bu kadar sorunlu bir karakteri bu kadar sorunsuz şekilde aktarması bence takdire şayandı. Tabii bunda yüksek ihtimalle yönetmen Bill Condon'un katkısı da büyüktür, ki aynı filmde aslında Beyonce'yi de gayet iyi bulduğumu belirtmeliyim.
9- Maggie Gyllenhaal (Sherrybaby)
Gyllenhaal geçen sene gayet iyi performanslarla karşımıza çıktı. World Trade Center, Stranger Than Fiction'da gayet iyiydi. Ama Sherrybaby tam olarak onun filmiydi. Aslında son derece antipatik bir karakter olan Sherry onun (ve iyi kotarılmış senaryonun da) sayesinde seyirciyi çok da fazla uzaklaştırmıyordu ve empati kurulmasını sağlıyordu. Yazık ki Oscar'a aday olamadı.

8- Tilda Swinton (Michael Clayton)
Swinton'ı ilk olarak 'Deep End'de izlemiştim ve o zamandan beri de bir tane kötü performansını görmedim. Michael Clayton baştan aşağıya mükemmel performanslarla bezeliydi, ve Swinton da son zamanlarda gördüğüm en egzantrik kötü karakterlerden birisini canlandırıyordu. Direk 'bitch' değildi ama öyle olmaya çalışıyordu. O provaları, ayna önünde kendisine bakışları bir yandan içindeki tedirginlik ve beceriksizlik bir yandan da bunları hissettirmemeye çalışması ve güçlüymüş gibi göstermesi baya baya efsane sahneler izlememizi sağladı. Swinton bu sene Oscar adayları arasında yer alacak yardımcı kadın oyuncu kategorisinde.
7- Ashley Judd (Bug)
Beni şaşırtan oyunculardan birisiydi. Judd'ı hiç ciddiye almazdım ta ki Bug'ı izleyene kadar. Film çok iyi bir psikolojik gerilimdi ve yine harika bir ensemble vardı, Judd da filmin merkezine yakışıyordu. Hep böyle bir potansiyeli var mıydı, yoksa yönetmen farkı mı bilmiyorum ama o ekip kaşındıkça siz de yerinizde ufaktan huylanıyordunuz. Ne yazık ki ödül sezonuna kadar unutuldu ama Judd, seksi güzel hatun imajının da ötesine geçti bence.
6- Özgü Namal (Mutluluk)
Ben Namal'ı doğru düzgün tanımazdım. Polis'te de çok beğendim Beynelmilel'de de... ama Mutluluk bir başkaydı. Filmin ne kadar hatası sarkması falan filanı varsa hepsini unutuyordunuz. Bence sinemamızın hem dramayı hem de komediyi sonuna kadar beceren nadir oyuncularından biri olmaya aday.

5- Carice Van Houten (Black Book)
Bir kadın düşünün, hem dişiliğini sonuna kadar koruyacak hem de saf aksiyon bir ajan geriliminde olacak. Zor iş... Geçtiğimiz senenin Mata Hari'si Van Houten, tüm filmi omuzlarında taşıyordu. 2 küsür saatlik filmde kılıktan kılığa giriyor, türlü ajanlık numaraları yapıyor, bir yandan karakterin trajedisini yansıtıyor, hatta başından aşağıya dışkıları yiyordu. Yönetmen Verhoeven bu karaktere çok çektirdi ve bir an bile Van Houten'ı karakter dışında düşünmüyordunuz. Film zaten süper eğlencelikti.
4- Amy Adams (Enchanted)
Geçen sene vizyon dışı olarak Junebug'daki performansıyla bahsettiğim genç oyuncu bu sene de kalbimi çaldı. Enchanted bizde de şu anda vizyonda. Evet, basit bir çocuk filmi gibi gözükebilir ama film son derece zeki ve eğlenceli bir Disney yapımı. Ama şunu belirtmek lazım film gücünün çok büyük bir kısmını da Adams'dan alıyor. Amy Adams mükemmel ve tıpkı Van Houten gibi filmi baştan sona kadar sırtında taşıyor. Bu rolle ikinci Oscar adaylığı alma ihtimali de var.
3- Mirjana Karanovic (Grbavica)
Biraz da ciddi rollere geçelim. Altın Ayı'lı Grbavica'nın başrolündeki Karanovic, Esma rolüyle sade, doğal ve bir o kadar da etkileyici bir performans sergiliyordu. Kızını oynayan oyuncu da gayet başarılıydı, ki aslında genel olarak filmi ben baya beğendiğimi de belirtmeliyim, ama senaryodaki o dokunaklılık ve hassasiyet Karanovic'in oyunuyla daha da güçleniyordu. Filme bir yerlerde rastlarsanız mutlaka bir şans verin.

2- Marion Cotillard (La Vie En Rose)
Bu senenin en garanti Oscar adaylarından Cotillard (daha önce başka filmlerde - mesela 'A Good Year' gördüyseniz makyaj çalışmasına zaten hayran kalırsınız) adeta Edith Piaf olmuştu. Ama bu basit bir taklit değildi. Yani sadece benzerlik ve mimiklerden kurtarmıyordu. Film aslında bana kalırsa ufaktan dandik birşeydi ama sadece bu genç ve güzel (tabii bu filmde pek güzel değil) oyuncu için seyredilebilir. Piaf şarkılarıyla beraber oldukça hoş bir senaryo dinamiğine sahip film Cotillard sayesinde pek çok kişinin takıntılı filmlerinden birisi olabilir.

1- Helen Mirren (The Queen)
Geçen sene onun yılıydı. Cotillard için sarfettiğim 'basit bir taklit' değil ibaresi Mirren için de geçerli. Enfes bir kadroyla ve enfes yazılmış bir senaryoyla beraber Kraliçe hakkında artık laf sarfetmeye bile gerek yok. Bi şey söylemeye cesaret etsek de çarpılırız zatenç Kadın bir bakışla hepimizi herkesi döver geçer. Sadece geçen senenin değil son senelerin en iyisiydi.
Monday, December 31, 2007
iyi seneler...
yeni yılınız kutlu olsun... bu yılın son yarısında blog'a çok vakit ayıramadım ama bu sene yeni bir formatta birşeyler yapacağız gibi duruyor. Geçen sene yaptığım yıl sonu değerlendirmelerim de bu sene gecikti. Bu hafta içinde onları da yayınlayacağım inşallah.. Neyse herkese bol kazançlı, sağlıklı, mutlu bir yıl diliyorum. Benim için güzel bir yıldı. Yine güzel olsun ama daha çok blog olsun. :)
mutlu yıllar..
Monday, December 24, 2007
Bi'kurşun da kafama sıkın...
Bi'kaç yıl önce Emek Sineması'nda "Gönül Yarası"nı izlerken birlikte gittiğim arkadaşlarla beraber yaşadığımız o iç sıkıntısını, o absürdlük duygusunu alt etmeye çalışmamızı unutamıyorum. Kaderin cilvesi... Kabadayı'yı da aynı salonda izledim. Hem de çevremde bazı insanların 'felaket' yorumlarına aldırmadan. Çünkü gördüğüm kadarıyla beğenmeyenlerin eleştirisi 'Eşkıya'yla aynı mantıkta 'nerde kaldı o eski zamanlar?' teması üzerinde kalıyordu.Şunun şurasında Eşkıya yapılalı neredeyse bi 15 sene geçmiş. O dönemde en azından teknik anlamda Türk sineması gelişmiş durumda falan filan.. ve Eşkıya'yı abartı bir biçimde seven hayranları bile o filmin tonlarca falsosu olduğunu kabul eder...
Neyse ben bütün bunları, hatta son yaşadığı 'Gönül Yarası' hezimetini de (ki kötü demem o filme vasattı sadece) arkada bırakarak yeni Yavuz Turgul marifetine gittim. Üstelik Turgul'un yönetmenliğinin bariz törpülenmeye ihityacı olduğu bir dönemde Ömer Vargı gibi son derece beğendiğim bir yönetmene emanetti film..
Sonuç gayet de bir fiyaskoydu. O 2,5 saat uzunluğundaki şeyin bi kere yarısını çıkarsanız kesinlikle bir anlam kaybetmez. 'Nerde kaldı o eski kabadayılar?' muhabbeti tamam.. Doğrudur Yavuz Turgul'un artık söyleyecek yeni bir lafı kalmadığını anladık... yani ya emeklilik ya da kendini resetleme vakti gelmiş de geçiyor. Bunlarla değil benim derdim.
Benim derdim, bu kadar iddialı bir film yaparken bu kadar ucuza kaçmalarıyla... Gerçek mekan yerine reklam stüdyolarından birinde çekildiği her halinden belli olan )bakınız bar sahneleri) sahneleriyle, tüm yan oyuncular ve figürasyonların oyunlarındaki o temsil havasıyla, planların doğru düzgün derdini anlatmasına izin vermeyen - üstelik kendi içinde bir dinamiği bile olmayan - kurgusuyla, TV'de bile daha iyilerini görebileceğimiz kadraj ve ışık mantığıyla, artık günümüz sinemasına küflenmeye yüz tutmuş diyaloglarıyla ve anlamsız - gereksiz tonlarca yan öyküsüyle... benim derdim bunlarla.
Yani bu filmin o kadar çok sorunu var ki... Yavuz Turgul'un tıkanması en önemsiz şey. Önümüzde doğru düzgün akmayan ve seyirciyi sıkıntıya gark eden (eminim siz de filmle alay eden tonlarca seyirciyle aynı anda izlemişsinizdir) bir öykü var. Hiç inandırıcı olmayan ve daha da kötüsü seyircinin önemsemeyeceği karakterler var. Bu film bir 20 yıl önce yapılmış olsa anlarım ama günümüz için artık gerçekten absürd prodüksiyon değerlerine sahip bir film.
İşin en sinirlendiren yönü ise filmin herşeyiyle abartılması. Filme bayılanları anlamıyorum. Bence bu filmi beğenmek için insanın 20 yıldır falan hiç film seyretmiyor olması lazım. (Ya da insanlarımız TV dizileri yüzünden artık bu konuda 20 yıl geriye gitmiş durumdalar) Film kendini sanki çok görkemliymiş gibi satıyor. Ama biraz prodüksiyondan anlayan hadi ondan da geçtim dikkatli bir gözü olan birisi bunun kuru göz boyama olduğunu anlar. Ve ayrıca herkeste Yavuz Turgul ve şürekası konusunda anlayamadığım büyük bir 'dokunmama' söz konusu. Yani böyle bir öykü dinamiği yaratan bir senaryonun nasıl 'tıkır tıkır' işlediği savunulabilir anlayamıyorum.
Oyunculara ayrıca gelmek lazım. Sevgili eskilerimizi zaten geçiyorum hiç bir laf etmeden. Sadece Atiye karakterini oynayan oyuncuyu sevedim onu ayrı tutayım. İsmail Hacıoğlu o kadar olmamış ki.. üstelik sürekli aynı surat zaten inandırıcı olmadığı bir rolde daha da zedeliyor performansını. Şener Şen... evet saygım büyük ve bu senaryo dangalaklığında bile beni etkilediği yerler oldu. Keşke birileri şu adamın karşısına daha iyi işler çıkarsa da adam akıllı izleyebilsek.
Gelelim Kenan İmirzalıoğlu'ya... filmin ilk başları karakter ve diyaloglarından kaynaklanan acaip bir klişelik söz konusuydu. Ve filmin sonuna doğru baya toparladı bence. (Ayrıca diğerlerinin aksine ben filmin sonlarının filmdeki tek düzgün ve tutarlı işleyen yer olduğunu düşünüyorum... en azından bir hareket bir yenilik vardı.) Gerçekten de son sahnelerde herkesi ezip geçiyordu. Ama İmirzalıoğlu cephesinde (TV'de gördüm Hülya Koçyiğit kendisi için 'sinemamız bir oyuncu kazandı' gibi dangalakça bir laf ediyordu) beni en çok sinirlendiren şey, daha önceki işlerinin çöpe atılması oldu. Bu adamı burada fark edenler bir zahmet Yazı Tura'yı izlesinler öyle konuşsunlar... Kenan İmirzalıoğlu ne denli çok yönlü bir oyuncu olduğunu kanıtlayalı çok oldu. Geçtiğimiz sene "Son Osmanlı"yı tek başına yürüten de oydu. Yani onun bu filmden yararlanmasına gerek yok. Aksine o bu filmi katlanabilir seviyesine çeken tek kişi.
Bir de Rasim Öztekin'e değineyim. Oyuncuya saygım sonsuz... ama çok beğenilmesini de anlayamıyorum... böyle komik eşcinsel karakterler de benim hatırladığım kadarıyla 80'lerde kaldı. Yani seyirci ilgisini çekmek için süper ucuz bir karakterdi.
Sonuç budur.. 2.5 saat boyunca arkadaşla resmen eziyet yaşadık. Üstelik işin kötüsü salonun geri kalanı gibi gülüp alay da edemedik... öyle ciddi ciddi oturup izlemeye kalktık. Çıkışta da şunu düşünüyorduk... "Acaba Fahriye Abla, Muhsin Bey falan da böylelerdi de, biz zamanında mı farketmedik?" bilemiyorum ama yakın zamanda o filmlere tekrar bir bakacam.
Yavuz Turgul bence emekli olmalı. Basındaki tüm bu yalakalıkları bitmeli, Ömer Vargı da mümkünse kimyasının tutmayacağı senaryolara bulaşmamalı. Turgul bu filmi çekseydi o imzası niteliğindeki 'hafif masalsı' tavrı bir şekilde filme yedirir ve Kabadayı'yı daha çekili bir hale getirebilirdi.
Sunday, December 23, 2007
Luhrmann'ın yeni numarası...
Thursday, December 20, 2007
Bu kıza dikkat!!
Geçen sene yılın en iyi performanslarını listelerken Amy Adams'dan bahsetmiştim. Junebug'la ilk Oscar adaylığını almıştı. Bu sene de ikinci adaylığı gelecek gibi gözüküyor. "Manhattan'da Sihir" (Enchanted) çok eğlenceli bir Disney parodisi. Şirket kendisi pazarladığı bu filmde kendi animasyonlarının parodisini yapıyor. Klasik bir Disney prensesi (adayı) kötü kalpli kraliçe tarafından 'hiç bir öykünün mutlu sonla bitmediği' dünyamıza gönderince filmin başındaki animasyon karakterimiz Giselle gerçeğe dönüşüyor ve Manhattan'ı birbirine katıyor. McDreamy Patrick Dempsey bu macerada ona eşlik eden dünyalı. Masal dünyasından onu kurtarmak için gelen beyaz atlı prens ise 'Hairspray' sonrasında beni bir kere daha şaşırtan James Marsden. Unutmadan kötü kalpli kraliçemiz de Susan Sarandon. Acaip güzel bir kadro. Aslen çocuk filmi mantığında ilerleyen bir romantik komedi. Yani yılın bu zamanı için son derece ideal şeker gibi bir film. Ama Amy Adams'dan özel olarak bahsetmek gerek. Adams filmin en büyük hayat kaynağı. Filmin senaryosundaki eğlenceli espriler ve parodiler onun masal diyarına yakışan oyunuyla tadından yenmez bir hale geliyor. Tabii ki film sadece eğlencelik, yani bir Yurttaş Kane falan değil. Ama sakın çocuk filmi falan diye küçümsemeyin çok şey kaçırırsınız. Özellikle Adams'ın yüksek ihtimalle Oscar adaylığı alacağı performans tek başına bile izlenmeyi hakediyor.
Tuesday, December 18, 2007
Bıçak Sırtı rulezzzz!
Diziyi ilk başta 'Selim Demirdelen dizi çekiyormuş' şeklinde duymuştum. O zaman kimdir bilmiyordum ama anladım ki reklam camiasında pek iyi anılan yönetmenlerden birisi. Evet ilk bakışta dizinin cazibesi sırf oyuncularmış gibi gözüküyor (ki kabul etmek lazım her biri harika oynuyor) ama Demirdelen'in olayının katkısı görmezden gelinemez. Adam Türkiye TV'sinde görmeye alışmadığımız kadrajları ve tercihleriyle diziye damgasını vuruyor. Burada Türk dizileri ile ilgili birşey yazmıyorum farkındasınızdır. Çünkü izlemiyorum. Bunun burnu büyüklükle ilgisi yok. Son dönemdeki kalite düşüklüğünü unutursak aslında bu dizilerin en büyük sorunu benim çoğuna göz atamamamın da nedenini oluşturuyor. Çok uzunlar ve inanılmaz derecede birşey olmuyor. Evet haliyle Bıçak Sırtı da uzun. Ama ana temasını hiç değiştirmeden tüm olay örgülerinde enfes icatlar çıkarıyorlar. Keşke tüm dizilerimi böyle dinamik olsa. Böyle iyi oynansa ve böyle özenli çekilse. Başka kaç dizide buradaki kadrajlardaki titizliği, post prodüksiyondaki zevkliliği görmek mümkün ki...
Dizinin en iyi yanı da diğerlerinin yanında modern kaçmasına rağmen özünde o arabesk melodram duygusunu koruması. İşte budur yani.. 14. bölüm yayınlandı bugün ve yine çok iyiydi. 40 bölümde bitecek diye duymuştum umarım ikinci yarıda çuvallamazlar.
Friday, December 07, 2007
Ready for more SEX?
İşte guilty pleasure bu olsa gerek. "Sex and the City"nin teaserı yayınlandı... Olay bitmiştir. Bence bu hatunlar sinemadan sonra televizyona direk geri dönebilirler yani. Özlemişim. :)
Thursday, December 06, 2007
Nedir bu Lynette'in çektiği?
Tamam kadın çok iyi oynuyor ama bir karakterin başına bu kadar çok şey de gelmez ki kardeşim.. :) "Desperate Housewives"ın bu seneki Kasım güzelliği (adamlarda November sweeps diye bir olgu var, tüm diziler en büyük bombalarını bu zamanlarda çıkarıyor) Wisteria Lane'e uğrayan bir hortumdu. O sevimli mahalle darmaduman oldu, hasar henüz tam olarak belli değil ama "Something's Coming" adlı bölümde bir 2 kişi hayatını kaybetti bile.. devamında daha cesetler çıkacak mı bilmiyoruz. Çünkü bir süre "Desperate Housewives" yok.Evet grev nedeniyle dizilerin çoğu 'sonbahar finalleri'ni yapmaya başladı. Eğer yanılmıyorsam bu bölüm de öyle birşeydi. Hatta grev makul bir zamanda bitmezse bu bölüm 4. sezon finali de olabilir.
4. sezon artık bence dizinin iyice rayına oturduğu bir sezondu. 2. senedeki bocalamalar, mizahın daha ortaya çıkmasıyla birlikte bence 3. senede yok olmuştu ve dizi (belki hiçbir zaman ilk sezonki haline dönmeyecek ama) en azından oturaklı bir yola girmişti. Yine de sadece 9 bölümle bir sezon analizi yapmak zor çünkü herşey yarıda kaldı.
Ama genel olarak karakterlerimizin başına gelenler oldukça iyi tasarlanmıştı ve her biri oyuncular tarafından da iyi değerlendirildi. Dana Delaney'nin oynadığı Katherine karakteri şu anda gizeme bağlı ilerliyor olsa da aslında bu dizide devamlılığı olabilecek bir karakter umarım onu taşımazlar. Mahalleye taşınan gay çift de oldukça başarılı bir seçimdi bence. Özellikle ilk 3 bölümlerinde senaristler onların da etinden sütünden faydalandılar ama son bir iki bölüm yoklardı. Yine de işe iyi bir eğlence getirebilirler daha iyi işlenirlerse.
Güzel bir sezon yarısıydı. İnşallah grev biter de bikaç bölüm daha görebiliriz bu seneye dair.
Aldım Pusulamı Elime...
"The Golden Compass" hakkında Amerika'da ilk aşamada pek de iyi eleştiriler çıkmadı. Açıkçası ben filmi beğendim ama sevmemin en büyük nedenlerinden birisi filmin süsleri püslerinden çok metni olduğunu belirtmem gerek. Bir yandan son derece klasik ve gelenekçi bir yapıda, diğer yandan yarattığı karakterler, çizdiği mekanlar ve öykünün içindeki dönüş noktaları açısından da yenilikçi. Yani fantastik bir ürün olması için ille de tarih öncesinde geçiyormuş gibi gözükmesine gerek yokmuş bunu görüyoruz.Film bir anlamda son dönem fantastik filmler içinde sanayi devrimi ürünü gibi. Yarattığı dünya son derece ilgi çekici. Diğer yandan karakterler de kendilerini sevdirmeyi başarıyorlar.
Yan rollerden en ağırlıklı olan Nicole Kidman... Sanırım uzun zamandır ilk defa kendisini beğendiğim bir filmde gördüm... galiba Dogville'den beri. (Fur'ü seyretmediğimi belirteyim burada) Bunun dışında Daniel Craig, Eva Green konusunda çok umutlanmayın ama belli ki 2. ve 3. filmde daha fazla gözükecekler.
Evet bu serinin 3 kitaptan oluştuğunu biliyordum ama filmlerin bu derece bağlantılı olacağını tahmin etmiyordum. Baya baya pembe dizi... "eee peki sonra?" şeklinde bitiyor film... Yine de bu filmdeki ana öykünün tamamlandığını ve yarım kalmadığını belirteyim. Sadece sonlara doğru yeni entrikalar çıkarıyor.
Dediğim gibi filmi ben baya beğendim. Hatta direk kitaplarına geçmeyi ve bir an önce okumayı planlıyorum. Tabii herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edemem. Zira Amerika'da gördük beğenmeyenler de baya var... ama bu türden hoşlananlar illa ki sıkılmaz...
(Bundan sonra daha sık buralarda olacam... :) )
Saturday, November 10, 2007
Hail Holy Michelle!!
2007, Michelle Pfeiffer'ın geri dönüşü niteliğinde. "I Could Never Be Your Woman" ve "Stardust"la birlikte "Hairspray"le 50'ye gelmiş bu güzeller güzeli kadını bolca seyretme imkanımız oldu. İlk ikisi maalesef çok düzgün filmler değildi. (Biliyorum Stardust'ı baya beğenenler var ama yine de ben vasat bulmaya devam ediyorum.) Pfeiffer maalesef geri dönüş için çok iyi filmler seçmiş değil ama filmler hakkında kötü şeyler söyleyenler bile ondan yine de övgüyle bahsediyor.Hairspray'e gelince... keşke Pfeiffer sadece bununla geri dönseydi. İşte o zaman bomba gibi bir dönüş olurdu. Film John Waters'ın orjinal filminden ve 2002 Broadway müzikalinden uyarlanma. Şunu rahatlıkla söylemeliyim, sahneden perdeye uyarlanan müzikalleri düşündüğümüz zaman Chicago'dan sonra gördüğümüz en iyi müzikal.
Filmin içinde inanılmaz bir enerji var. İzlerken yerinizde durmakta zorlanabilirsiniz. Michelle Pfeiffer filmin kötü kadınını oynuyor. Ve "The Fabulous Baker Boys"dan sonra bir kere daha şarkı söylüyor. Ama kabul etmem lazım ondan daha öne çıkan bir bayan var filmde... O da John Travolta.
Travolta'yı dans edip şarkı söylerken çok gördük ama bu kılıkta hiç görmedik. Baş karakter Tracy'nin şirin ötesi annesini canlandıran Travolta filme inanılmaz bir neşe katıyor. Oyuncunun bu kadar sempatik olabileceğini düşünemezdim. Bu arada hazır oyuncudan bahsetmişken filmin tamamen "Grease" gibi birşey olduğunu da belirtmem gerek. 60'lara campy bir tarzla yaklaşan müzikal neredeyse yanı yol üzerinde ilerliyor. Filmin diğer kadrosu da çok iyi. Asıl başrolde yer alan genç oyuncuların yanında şarkı söyleyen bir James Marsden, Christopher Walken, Queen Latifah ve çok sevdiğim Allison Janney de filmin diğer ünlüleri. Başroldeki Nicole Blansky ise çok iyi bir tercih. Hairspray müzikalleri ve eğlenmeyi sevenlere şiddetle tavsiye edilir.
Thursday, November 08, 2007
Sert bir içki. Biraz maskara. Bolca cüret...
...kim dedi Sovyet imparatarluğunu deviremezler diye?
Bu Charlie Wilson's War'un tagline'ı. Afişinin altında da "Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır, bunların hepsini uydurabileceğimize inanmıyorsunuz değil mi?" diye bir ibare var.
Filmin fragmanı aşağıda. Tom Hanks 80'lerde gizli gizli Afganistan'a silah satan bir kongre vekilini canlandırıyor. Suç ortakları ise Texas'ın zenginlerinden bir kadın (Julia Roberts) ve bir CIA memuru (Phillip Seymour Hoffman)
Bu Charlie Wilson's War'un tagline'ı. Afişinin altında da "Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır, bunların hepsini uydurabileceğimize inanmıyorsunuz değil mi?" diye bir ibare var.
Filmin fragmanı aşağıda. Tom Hanks 80'lerde gizli gizli Afganistan'a silah satan bir kongre vekilini canlandırıyor. Suç ortakları ise Texas'ın zenginlerinden bir kadın (Julia Roberts) ve bir CIA memuru (Phillip Seymour Hoffman)
Wednesday, November 07, 2007
Kim bu Samantha?
"Samantha Who" bu yılın en iyi yeni komedisi. Christina Applegate bu dizi sayesinde "Al Bundy'nin kızı" yaftasından da kurtulabilir. Aralarda inanılmaz derecede Jennifer Aniston tavırlarına bürünse de genel olarak diziyi tek başına taşıyabilecek bir performansa sahip. Ama buna da gerek yok. Çünkü kadronun geri kalanı da çok iyi. İşin erkek kısmında henü bir numara göremedik ama yardımcı kadın oyuncular çok başarılı. Melissa McCarthy (Gilmore Girls), Jennifer Esposito (Crash) ve diva Jean Smart (24) birbirinden eğlenceli performanslar çıkarıyorlar. Esposito'nun oyunu da bana Drea De Matteo'yu (The Sopranos, Joey) fena hatırlatıyor.Dizi çok sağlam bir komedi. Romantik komedi yanı da ağır basıyor zaman zaman. İlk başta hafızasını kaybetmiş birisi esprisinin ne kadar uzatabilirler diye düşünmüştüm ama dördüncü bölümü yayınlandı dizinin ve şimdilik gayet güzel gidiyor. Amerika'daki reytingleri de çok sağlam.
Tuesday, November 06, 2007
Haberiniz var mı?

WGA (Amerika Yazarlar Birliği) üyeleri greve gidiyor. Hatta grev dün başladı bile. Bu öyle basit birşey değil. Çünkü sektörde çalışan herkes buraya üye. Yani bilinmez bir süre boyunca Hollywood'da senaryo yazılamayacak. Uzun vadede filmleri etkileyecek bir durum bu. Ki benzer nedenlerle Yapımcı, Oyuncu ve Yönetmenler Birliklerinin de önümüzdeki bahar yaz aylarında greve gitmesi olası. Bu yüzden şimdiden 300 civarında bir filme acil bir şekilde öncelik tanınmış durumda.
Ama asıl cefayı TV seyircileri çekecek. Şu anda Amerika'da yer alan dizilerin bölümleri yazılmadığı için yakın bir zamanda çekimler de duracak. Senaryo konusunda en verimli diziler bile ancak 12-13 bölüm çıkarmış durumdalar. Bu da Ocak sonu itibariyle Amerikan TV'lerinde Eylül'de başlamış bir dizinin yeni bölümüne rastlayamacağımız anlamına geliyor. Yayını duracak ilk dizinin ise "The Office" olacağı açıklandı. Çünkü yedekte sadece bir senaryoları var.
Bu sene bitirilmesi planlanan Scrubs'ın son bölümü yazılamadığı için anlamsız bir şekilde TV'ye veda edebilir.
Lost ise Şubat'ta başlayacak ve söz verilen 16 bölümden sadece 8'i yazılmış durumdaymış. Lost'un yazarları 8. bölüm sonunda ufak bir cliffhanger olacağını ancak yetersiz bir sezon finali olacağını belirtmişler.
Heroes'a kardeş olarak gelen yeni dizi "Heroes: Origins" belirsiz bir tarihe ertelendi.
Önümüzdeki haftalarda başlayacak olan Cashmere Mafia adlı dizinin ise yayını durduruldu. Dizinin ne zaman başlayacağı belirsiz.
Late Night Show'lara gelince... onlar zaten çoktan tekrar yayınlarına geçmiş durumdalar. Hiçbir şovmenin metin olmadan spontane bir şekilde şovu gerçekleştirmeye cesaret edemeyeceği söyleniyor. Neyse durum budur. O yüzden izlediğiniz dizilerin bu sene klasik bir biçimde 22-23 bölüme çıkamayacağını belirtelim şimdiden.
Grevin ne zaman biteceği elbette bilinmiyor. WGA'in bu tarzdaki bir önceki büyük grevi 1988 yılında yaşanmış ve tam 5,5 ay sürmüş.
Grevin nedenine gelince... yazarlar artık sadece TV'deki yayınlardan değil, DVD ve internetten download üzerinden de telif almak istiyorlar. TV kanalları ise duruma bol bol reality show'la hazırlanmışlar.
Subscribe to:
Posts (Atom)


