Showing posts with label Yorum. Show all posts
Showing posts with label Yorum. Show all posts

Sunday, January 20, 2008

2007'nin en iyileri...

Yine vizyon dışında kalanlarla ve ilk 10'a yakın olanlarla başlayalım..

Geçtiğimiz sene vizyon dışında kalan ve oldukça büyük ilgi toplayan filmler vardı. "Half Nelson" bunların arasındaydı. Ryan Gosling ve Sharreka Epps'in çok iyi performanslarının yanında film bir bağımsızın işlemesi gerektiği gibi çalışıyordu. Birbirine iyi gelen ikili insan öyküleri içinde favorilerim arasında yer aldı film. Beyazperdede gördüğümüz öğretmen öğrenci ilişkilerine de alt metni güçlü bir öyküyle fark atmış oldu ayrıca. Yine vizyon dışında kalan ama festivalde izleme imkanı bulduğumuz "Lady Chatterley", uzun süresine rağmen ana karakterinin yaşadıklarını o kadar samimi bir yolla anlatıyordu ki beni direk tavladı. İngiltere ve Danimarka işbirliği ile izlediğimiz "Red Road", Tsai Ming Liang'ın son numarası "I don't Want to Sleep Alone", Chan Wook Park'ın vizyon görmeyen "I'm a Cyborg but That's OK", festivalde izleyici ödülü alan "Art of Crying" de favorilerim arasındaydı.

Vizyonda top 10'a yakınlaşan filmler arasında ise, hiç şüphesiz Cronenberg'in "Eastern Promises"i başlarda seyrediyor. David Fincher'ın Zodiac'ı çok çok başarılıydı. Bu yıl yüzümüzü güldüren western'lerden "3:10 to Yuma" da inanılmaz keyifliydi.

Gelelim bu seneki ilk 10'uma...

10. Grbavica
Altın Ayı'lı Grbavica bize oldukça geç geldi. 90'larda hepimizin bilincinde yer eden eski Yugoslavya'nın dağılışı ve çıkan çatışmalara bir ağıt niteliğinde olan film. Baş karakteri Esma ve kızı yoluyla hafızamızı tekrar deşiyordu. Bir yandan sırrı ortaya çıkıyor, o çıktıkça da Esma'nın yüzleşmeleri filmi daha da güçlü hale getiriyordu. Duru ve ne yaptığını bilen bir anlatım, mükemmel oyunculuklarla Grbavica bence geçen senenin en iyilerindendi.

9. Michael Clayton
Tony Gilroy senarist olarak "Bourne" serisinde zaten gönlümüzü çalmıştı. Ama meğerse yönetmen olarak da çok becerikliymiş. Öyküsündeki dağınık kurgu ve sistematik açıdan solak bir film olması pek çok kimseyi rahatsız etmi olabilir ama Michael Clayton yurtdışında da söylendiği gibi 70'lerin o havasını tekrar kazandırıyordu sinemaya. Clayton'ın bir yandan kişisel yolculuğu bir yandan da büyük şirket açmazları filmde çok lezzetli bir biçimde işleniyordu. İşin oyuncular kısmı ise daha önceki yazılarda da yazdığım gibi çok iyiydi.


8. Ratatouille
Bu durumda en çok acıdığım şey Pixar'ın yaratıcısı John Lassetter. Adam "Toy Story"yle yeni bir çağ açtı ve şu anda animasyon sektörünün en kaliteli şirketini güçlendirdi. Ammavelakin Brad Bird geldi ve onun yaptığı filmlere de fark atıyor. "The Incredibles"dan sonra "Ratatouille" ile yine harikalar yarattı. Bu sefer çok daha klasik bir öykü ve anlatımla karşımıza çıktı Bird ve bir yandan eski kafalıları bir yandan da yenilikçileri tavladı sanırsam. Sadece bu yılın en iyi animasyonu değil, aynı zamanda en iyi filmlerinden birisiydi. Anton Ego rolünde Peter O'Toole'u da unutmadan anmış olayım. Süperdi.

7. The Queen
Bu film sadece Helen Mirren değildi. Film hakkında bol bol yazdım orada burada. Burda tekrar etmek istemiyorum. Geçen senenin en iyi senaryolarından biriydi bence. Ve Frears'ın eleştirilen 'belgeselvari TV'ye yakışan' anlatımı da hem senaryoyu hem de oyuncuları daha da güçlendiriyordu. Sonuna kadar leziz bir işti.

6. Atonement
Joe Wright kıskanılacak bir adam. Evet Atonement belki belli noktalarda gösteriş açısından abartıya kaçıyor olabilir ama bu film bundan yıllar sonrasına da kalabilecek 2000'lerin en başarılı filmlerinden biri olarak anılacak. En kısa zamanda tekrar seyretmek istiyorum. Yeri biraz düşük gelebilir ama buranın üstündeki filmler kişisel boyutta beni biraz daha etkiledi.

5. Yumurta
Bu yıl Türk sinemasında adam gibi iş çıkaran tek kişi, Semih Kaplanoğlu. Kişisel sinema yapıyordu eyvallah. Belki çoğunluğa uygun bir iş de değildi. Ama zamanlamayı kullanışı, oluşturduğu mizansenler, kadrajlar, oyuncularla çalışma ve onlardan performans çıkarma biçimi... Ufak çapta bir başyapıt izlediğimizi düşünüyorum. Türk sineması bir de Saadet Işıl Aksoy'u kazandı. Şu an deli gibi beklediğim iki şey var... Biri bunun DVD'si, diğeri de Süt.

4. Little Children
Bu filmi gerektiğinden fazla abartıyor muyum diye düşünmüyor değilim. Ama Todd Field sanırım benim yumuşak taraflarımdan birisi olacak hep. Adamın sinema diline bayılıyorum. "In the Bedroom"da da bitirmişti beni, burada da. Adam işin her bir öğesini o kadar iyi hesaplıyor gibi gözüküyor ki. Kurgusu, müziği, kadraj ayarları hep planlı hep sistematik ve bir araya gelince de deli gibi etkili. Birinci sınıf bir işti.



3. The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford
Bu isme zaten daha aşağısı yakışmazdı. Son yılların en karizmatik isimli filmi. Ama sırf o kadar değil. Yönetmen Andrew Dominik anladığım kadarıyla gerek çekimlerde gerekse kurgu masasında baya zorlanmış yapımcılar tarafından. Sonunda ortaya çıkan iş onun tam olarak içine sindi mi bilmiyorum ama enfes birşey çıkmış. Film ilk başladığında olmamış bir Terrence Mallick kopyası izleyecez sanmıştım. Evet anlatımda ortak noktalar çok var ama bu film onun dışında da yaşayan bir film. Brad Pitt, Babel sonrasında (o filmi de beğenmedim gerçi ama) yine blockbuster saçmalıkları dışında birşeyde gözükerek takdir kazandı. Hala fiziksel açıdan yanlış seçim olduğunu düşünüyorum ama çok iyi oynuyordu. Kadro genel anlamda çok iyiydi zaten. Casey Affleck'se aşağıdaki yazımda da gördüğünüz gibi inanılmazdı. Roger Deakins ve Nick Cave'e de özel bir selam çakmak lazım.

2. Pan's Labyrinth
Bu film giderek içinizde büyüyen filmlerden birisi. Her izleyişimde daha çok seviyorum. Ofelia'nın acılı dünyası, ve bu dünyadan kaçma yolları çok klasik bir anlatıma sahip olsa da hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu. Guillermo Del Toro'nun diğer filmlerine de bir göz atmak lazım.


1. Letters from Iwo Jima
Beni tanıyanlar nasıl bir Clint Eastwood hastası olduğumu bilirler. Ama sonuçta adamın kaşını gözünü sevmiyoruz. Yaptığı sinema, 90'lar sonrasında nadir rastladığımız ve benim çok sevdiğim klasik Amerikan sinemasını yaşatıyor. Ford ya da Huston tadında birisinden bahsediyoruz benim için... Ve şunu da belirteyim, 'Amerikan yönetmen Japonların tarafından anlatmış' muhabbeti beni enterese etmiyor. Aynı şeyi Amerika'lılar tarafında da yapsa yine tav olurdum. (Flags of our Fathers, bu anlamda o kadar başarılı değildi) Modern çağımızın klasiklerinden birisi bu film.


Saturday, January 19, 2008

2007'nin hayal kırıklıkları ve en kötüleri...


Hayal kırıklıkları...
Geçen haftalarda yazdığım 'Kabadayı' yazısı çok hiddetliydi kabul ediyorum... ama kendisini 'en kötüler' yerine 'hayal kırıklığı' statüsünde değerlendirdiğimi bir de burada açıklayayım. Hala filmin iyi olduğunu düşünmüyorum, ama elbette daha ne kötüler var. Ama gerek Yavuz Turgul gerekse Ömer Vargı'ya hala bu filmi yakıştıramıyorum. Ama tabii bu sene hayal kırıklığı yaratan tek usta isimler onlar değildi. Brian De Palma fiyaskosu 'The Black Dahlia' ya da Ridley Scott'ın vasat 'A Good Year'ını hatırlayın. Cate Blanchett dışında sıfır özellikli 'Elizabeth: The Golden Age' ise birincisinin yanına bile yaklaşamıyordu. Bill Condon'un şaşaalı müzikali 'Dreamgirls', yaratıcılığına rağmen sıkıcılıktan kaçamayan "Across the Universe", orjinal bir fikirden çıkıp yeterince sağlam yapı kuramayan "Death of a President" da yılın hayal kırıklıkları içindeydi.


Kötüler...
Yılın bariz kötülerine geçince bol bol Türk filminden bahsetmek gerek. Bu sene Türk sineması için çok kötü bir seneydi bence. Yumurta dışında benim tam anlamıyla tatmin eden ya da buna yaklaşan bir başka film olmadı. Yılın en kötüsü ödülü 'Gomeda'ya gidiyor. Tan Tolga Demirci'nin uzun metraj denemesi hakkında diyecek birşey bulamıyorum açıkçası. Bunun dışında sevgili oyuncularımızın Amerika'da becerdiği "Living & Dying" (gerçi çok da yüklenmemek gerek çünkü film bariz bir TV filmi... ama yine de sinemada seyredince insanın kafasını kesesi geliyor.) İzleme şanssızlığına eriştiğim diğer kötü yerli yapımlarımız ise Janjan, Maskeli Beşler: Irak gibi güzide yapımlarımızdı.

Ve elbette yabancılar tarafında bir de 300'ümüz var. Daha önce yazmıştım uzun uzun... hala aynı şeyi düşünüyorum: bol kaslı ve sıfır zekalı bir film kendileri. Diğer kötüler arasında "Perfect Stranger" ve Jim Carrey adına üzüldüğüm "The Number 23" var. Aptallar için politika dersi niteliğinde olan "Lions for Lambs" kadrosuna yazık etmişti ve özellikle Robert Redford'ın sahneleri iyice çileden çıkartıcıydı.

Friday, January 11, 2008

2007'nin En İyi Performansları Vol.3

Gelelim erkeklerde ilk 10'umuza... (vizyona giren filmler içinde) 

10- Russell Crowe (3:10 to Yuma) 
Bu filmde tonlarca çok sıkı performans vardı. Ben Foster, Christian Bale veya Peter Fonda. Herkesin de favorisi ayrı ayrı şüphesiz. Yine de ben filmden tek bir isim seçmem gerekirse Crowe'u seçerdim. Rolüne getirdiği karizma bence öykünün daha da sürüklenmesini sağlıyordu. Evet özellikle Foster başta olmak üzere rol çalanlar vardı ama şu filmi sevdiysem en büyük nedeni Crowe'un yansıttığı ruhtur. 

9- Guy Pearce (Factory Girl) 
Pearce sessiz sedasız biçimde belki de kariyerinin en etkileyici performansını sundu bize 'Factory Girl'de. Adam Andy Warhol'u oynadı, daha ne olsun? Karakterin o nevi şahsına münhasır garipliği, kitschliğini çok da karikatürize etmeden gerçekleştirdi. Sienna Miller da filmde ondan çok besleniyor gibi gözüküyordu. En azından Edie'nin hayatındaki çıkmazları bile daha iyi anlıyorduk bu karakter sayesinde. İzlemediyseniz mutlaka göz atın. 

8- Mircea Andreescu (12:08 East of Bucharest) 
'Bu da kim?' diyebilirsiniz. Filmi izlediyseniz ikinci yarıdaki tek gülme kaynağınızdan bahsediyorum. Hiç kıpırdamayan bir kamera karşısında 3 kişi. Kabul edelim ki hali hazırda komik bir senaryo da mevcut. Ama Andreescu'nun o dünyayı umursamayan ihtiyarı geçen senenin en hatırlanası karakterlerinden biriydi. İnanılmaz doğal olduğunu söylemeye gerek bile duymuyorum, zira Romanya sinemasından bahsediyoruz. 

7- Kazunari Ninamiya (Letters From Iwo Jima)
Tamam başrolde Ken Watanabe çok karizmaydı ama Ninamiya bence filmin gizli yıldızıydı. Saigo zaten anlatıcı niteliğiyle de filmin merkezinde yer alıyordu aslında. Çoğu gelişmeyi onun gözünden görüyorduk. Ninamiya, Hollywood'a transfer olur mu bilinmez ama takip edilesi bir oyuncu. Karakterin naifliği, hassaslığı ile benin filmde en sevdiğim performansa imza attı. 

6- Jackie Earle Hayley (Little Children) 
Filmi ne kada sevdiğimi daha önce de yazdım buralarda. Aslında ensemble olarak tüm kadro çok iyiydi. Özellikle bayanlar da ön plana çıkıyordu ama filmin erkekleri Patrick Wilson & Hayley de gayet iyilerdi. Hayley, bu garip kişiliği bence tüm duygularını falan vererek gayet iyi yansıtıyordu perdeye. Karaktere ne kızabiliyorduk, ne de destekleyebiliyorduk. Birinci sınıftı. 

5- Leonardo DiCaprio (Blood Diamond)
Bu herif iyice coşmaya devam ediyor. Gerçi daha ilk işlerini düşündüğümüzde de süper performansları vardı ama giderek olgunlaştı, pişti falan. İnanılmaz güzel bir aksan (hatta aksanlar) vardı film boyunca. Hiç beklemiyordum, filmi izlemeye başlarken, ama resmen kilitledi bizi filme. Sırf aksan için bile defalarca izlenir film. DiCaprio neslinin en sağlam oyuncularından biri olarak anılacak kesin. Filmde Hounsou da çok iyiydi ama artık ben şahsen bıktım onun bu 'ezilen ama gururlu 3. dünya vatandaşı' tipinden... DiCaprio ise tamamen tazeydi. :) 

4- Murat Han (Mutluluk) 
Bir ilk performans ve bomba gibiydi. Özgü Namal'la çok iyi bir ikili oluşturdular. Talat Bulut'un kötü performansı ve diyaoglarına rağmen bu ikili filmi alıp götürdüler. Han, bence sinemamızda pek çok oyuncuda bulunmayan hassas oyunculuğu nüanslarla çok iyi beceriyordu. 

3- George Clooney (Michael Clayton)
Bu herif de iyice oldu artık. Bir kaç sene öncesine kadar en fazla 'rol kesen yakışıklı' derdim. Hiçbir şekilde küçümsemem zira adam süper ama oyunculuk anlamında çok ileriye gideceğini de düşünmüyordum. Michael Clayton'da Tom Wilkinson herkesin favorisi. Katılırım çok iyiydi ama Clooney beni biraz daha tatmin etti diyebilirim. Öyle çok abartılı bir karakter olmadığını da kabul ediyorum ama oyuncunun seçtiği oyunlar beni gayet tatmin etti üstelik karakterle daha kolay empati kurmamı da sağladı. Michael karakteri bir yandan Clooney'nin tipik oyunlarını vermesine olanak sağlarken bir yandan da ona yeni kapılar açıyordu. 

2- Viggo Mortensen (Eastern Promises) 
Bu adam yıllar boyunca nasıl harcanmış belli değil. Sürekli kadınları baştan çıkartan karizmatik yasak aşk rolleriyle hatırlarım. Aragorn'la yeni bir kapı açıldı şüphesiz ama Mortensen kendini Cronenberg'le buldu. 'A History of Violence'ta da olağanüstüydü, burada da. Mafyatik karakter belki ilk bakışta çok klişe gibi gözükebilir ama adam döktürüyordu. Çırılçıplak hamam sahnesi için de harbiden cesaret gerekirdi. Mortensen bu sene Oscar'a aday olur sonuna kadar da hakeder. 

1- Casey Affleck (The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford)
Önümüzdeki aylarda vizyona girecek olan 'Gone Baby Gone'da da çok iyi... Affleck bu senenin en etkileyici, ateşleyici kışkırtıcı performansını veriyordu. Brad Pitt de filmde çok iyiydi ama Affleck filmin tek yıldızıydı. O mıymıntı, korkak, ve hatta lavuk karakteri filmi tek başına götürüyordu. Zaten bir mit kıvamında olan Jesse James'i hiç görmesek bile bu herif tek başına yetebilirdi herhalde. İki Affleck de son yıllarda bir yükselişe geçtiler, hayırlısı diyelim. Ve bu sene kategorisinde Oscar'ı en çok hakettiğini düşündüğüm isim olduğunu da ekleyeyim. 

Sunday, January 06, 2008

2007'nin En İyi Performansları Vol.2

Bu sene erkekleri listelemek çok zormuş. Vizyon dışında bile ayrı bir top 10 mu yapsam diye düşünmedim değil. Neyse burada baya bi isimden bahsedeceğiz. 
Vizyon dışı erkeklere baktığımızda açık ara birinci Ryan Gosling olur. 'Half Nelson' hakkı olan Oscar adaylığı alan Gosling bence yeni neslin en yetenekli oyuncularından birisi. Rol arkadaşı Shareeka Epps'le birlikte çok başarılı bir kimya oluşturdular. Gosling'in oyunculuğunun en albenili yanı şüphesiz doğallığından geliyor. Anthony Hopkins'le birlikte oynadığı Fracture'da da bunu gösterdi zaten. Karakterin içine giriyor ve onun üzerinden enfes oyunlar, mimikler vs. çıkarıyor. Geçen senenin en iyi performanslarından biriydi. 

İkinci çok iyi bir performans da Ben Affleck'ten geldi. 'Hollywoodland'de kariyeri sönen bir aktörü canlandırıyordu. Film pek çok açıdan hataları olan bir filmdi. Zaman zaman sarkıyordu ama Affleck o etkileyici, duygusal ve kontrollü oyunuyla resmen döktürüyordu. Venedik Film Festivali'nde de en iyi aktör ödülünü aldığını hatırlatayım. 

Vizyona giremeyen diğer başarılı performanslara gelince... 
Ümit vaat eden gençler Yuri Chursin (Playing the Victim), Joseph Cross (Running With Scissors) ve Sam Riley'yi (Control) ileride yine böyle etkileyici rollerde görürüz umarım. 
Bunun dışında parlak diğer performanslara bakınca daha bir sürü isim var. Peter O'Toole, Venus'de bomba gibiydi. Oscar'ı alsa hakederdi. (Ratatouille'deki seslendirmesi de çok başarılıydı) Bunun yanında Offscreen'le delilik sınırlarında dolaşan Nicolas Bro, Red Road'la Tony Curran, L'amico Di Famiglia ile Luigi Angelillo bahsedilmesi gereken diğer aktörler. 

Vizyonda da yine çok sağlam isimler vardı. 
Richard Gere, The Hoax'la döktürüyordu. (The Hunting Party ile de çok iyi diye duydum ama maalesef izleyemedim henüz) Copying Beethovven'la Ed Harris, Black Snake Moan'la Samuel L. Jackson, Little Miss Sunshine'ın tüm beyleri (başta Steve Carrell olmak üzere), Indigenes'nin göçmen askerleri, Zodiac'ın beyleri (özellikle Marc Ruffallo ve Robert Downey Jr.),  The History Boys'un kafası karışık öğrencileri, Bug'ın iki sorunlu erkeği Harry Connick Jr. ve filmin esas yıldızı Michael Shannon. Eastern Promises'le Vincent Cassell ve Ermin Mueller Stahl, Breach'le Chris Cooper, The Last King of Scotland'la Forest Whitaker ve James McAvoy (ve aynı zamanda Atonement'la tabii) , Perfume'la sinemaya sağlam bir başlangıç yapan Ben Whishaw, Ken Watanabe komutasında Iwo Jima kadrosu, Afrika dağlarında elmasın çok çektirdiği Djimon Hounsou, senenin ölüm tanrısı Tom Wilkinson (Michael Clayton), Dreamgirls'le rol çalan Eddie Murphy; Stranger than Fiction'la  Will Ferrell, artık iyice pişmiş olan Will Smith (Pursuit of Happiness) ve The Lives of Others'la Ulrich Mühe. (toprağı bol olsun) 

Son olarak da bence senenin yıldızlarından birinden bahsedeyim. Shia LaBeouf'u bu sene ilk olarak, 'A Guide to Recognizing Your Saints'le gördük. Çok sağlam bir bağımsızdı ve zengin kadrosunun tamamı olağanüstüydü. Bu keyifli büyüme öyküsünü kesinlikle tavsiye ederim. Bunun yanında LaBeouf, Disturbia ve Transformers'da resmen şov yaptı. Yaşındaki diğer oyuncularla karşılaştırınca sanki 30 yıl önlerinde gibi rahat ve doğal oyunuyla hem drama hem komedi yönünden göz dolduruyordu. LaBeouf'tan da özel olarak bahsedeyim dedim. 
Çok yazdım... senenin vizyondaki 10 performansından sonra bahsedelim. :) 

Thursday, December 20, 2007

Bu kıza dikkat!!

Geçen sene yılın en iyi performanslarını listelerken Amy Adams'dan bahsetmiştim. Junebug'la ilk Oscar adaylığını almıştı. Bu sene de ikinci adaylığı gelecek gibi gözüküyor. "Manhattan'da Sihir" (Enchanted) çok eğlenceli bir Disney parodisi. Şirket kendisi pazarladığı bu filmde kendi animasyonlarının parodisini yapıyor. Klasik bir Disney prensesi (adayı) kötü kalpli kraliçe tarafından 'hiç bir öykünün mutlu sonla bitmediği' dünyamıza gönderince filmin başındaki animasyon karakterimiz Giselle gerçeğe dönüşüyor ve Manhattan'ı birbirine katıyor. McDreamy Patrick Dempsey bu macerada ona eşlik eden dünyalı. Masal dünyasından onu kurtarmak için gelen beyaz atlı prens ise 'Hairspray' sonrasında beni bir kere daha şaşırtan James Marsden. Unutmadan kötü kalpli kraliçemiz de Susan Sarandon. 
Acaip güzel bir kadro. Aslen çocuk filmi mantığında ilerleyen bir romantik komedi. Yani yılın bu zamanı için son derece ideal şeker gibi bir film. Ama Amy Adams'dan özel olarak bahsetmek gerek. Adams filmin en büyük hayat kaynağı. Filmin senaryosundaki eğlenceli espriler ve parodiler onun masal diyarına yakışan oyunuyla tadından yenmez bir hale geliyor. Tabii ki film sadece eğlencelik, yani bir Yurttaş Kane falan değil. Ama sakın çocuk filmi falan diye küçümsemeyin çok şey kaçırırsınız. Özellikle Adams'ın yüksek ihtimalle Oscar adaylığı alacağı performans tek başına bile izlenmeyi hakediyor. 

Tuesday, December 18, 2007

Bıçak Sırtı rulezzzz!

Diziyi ilk başta 'Selim Demirdelen dizi çekiyormuş' şeklinde duymuştum. O zaman kimdir bilmiyordum ama anladım ki reklam camiasında pek iyi anılan yönetmenlerden birisi. Evet ilk bakışta dizinin cazibesi sırf oyuncularmış gibi gözüküyor (ki kabul etmek lazım her biri harika oynuyor) ama Demirdelen'in olayının katkısı görmezden gelinemez. Adam Türkiye TV'sinde görmeye alışmadığımız kadrajları ve tercihleriyle diziye damgasını vuruyor. Burada Türk dizileri ile ilgili birşey yazmıyorum farkındasınızdır. Çünkü izlemiyorum. Bunun burnu büyüklükle ilgisi yok. Son dönemdeki kalite düşüklüğünü unutursak aslında bu dizilerin en büyük sorunu benim çoğuna göz atamamamın da nedenini oluşturuyor. Çok uzunlar ve inanılmaz derecede birşey olmuyor. 
Evet haliyle Bıçak Sırtı da uzun. Ama ana temasını hiç değiştirmeden tüm olay örgülerinde enfes icatlar çıkarıyorlar. Keşke tüm dizilerimi böyle dinamik olsa. Böyle iyi oynansa ve böyle özenli çekilse. Başka kaç dizide buradaki kadrajlardaki titizliği, post prodüksiyondaki zevkliliği görmek mümkün ki... 
Dizinin en iyi yanı da diğerlerinin yanında modern kaçmasına rağmen özünde o arabesk melodram duygusunu koruması. İşte budur yani.. 14. bölüm yayınlandı bugün ve yine çok iyiydi. 40 bölümde bitecek diye duymuştum umarım ikinci yarıda çuvallamazlar. 

Thursday, December 06, 2007

Nedir bu Lynette'in çektiği?

Tamam kadın çok iyi oynuyor ama bir karakterin başına bu kadar çok şey de gelmez ki kardeşim.. :) "Desperate Housewives"ın bu seneki Kasım güzelliği (adamlarda November sweeps diye bir olgu var, tüm diziler en büyük bombalarını bu zamanlarda çıkarıyor) Wisteria Lane'e uğrayan bir hortumdu. O sevimli mahalle darmaduman oldu, hasar henüz tam olarak belli değil ama "Something's Coming" adlı bölümde bir 2 kişi hayatını kaybetti bile.. devamında daha cesetler çıkacak mı bilmiyoruz. Çünkü bir süre "Desperate Housewives" yok.
Evet grev nedeniyle dizilerin çoğu 'sonbahar finalleri'ni yapmaya başladı. Eğer yanılmıyorsam bu bölüm de öyle birşeydi. Hatta grev makul bir zamanda bitmezse bu bölüm 4. sezon finali de olabilir.
4. sezon artık bence dizinin iyice rayına oturduğu bir sezondu. 2. senedeki bocalamalar, mizahın daha ortaya çıkmasıyla birlikte bence 3. senede yok olmuştu ve dizi (belki hiçbir zaman ilk sezonki haline dönmeyecek ama) en azından oturaklı bir yola girmişti. Yine de sadece 9 bölümle bir sezon analizi yapmak zor çünkü herşey yarıda kaldı.
Ama genel olarak karakterlerimizin başına gelenler oldukça iyi tasarlanmıştı ve her biri oyuncular tarafından da iyi değerlendirildi. Dana Delaney'nin oynadığı Katherine karakteri şu anda gizeme bağlı ilerliyor olsa da aslında bu dizide devamlılığı olabilecek bir karakter umarım onu taşımazlar. Mahalleye taşınan gay çift de oldukça başarılı bir seçimdi bence. Özellikle ilk 3 bölümlerinde senaristler onların da etinden sütünden faydalandılar ama son bir iki bölüm yoklardı. Yine de işe iyi bir eğlence getirebilirler daha iyi işlenirlerse.
Güzel bir sezon yarısıydı. İnşallah grev biter de bikaç bölüm daha görebiliriz bu seneye dair.

Saturday, November 10, 2007

Hail Holy Michelle!!

2007, Michelle Pfeiffer'ın geri dönüşü niteliğinde. "I Could Never Be Your Woman" ve "Stardust"la birlikte "Hairspray"le 50'ye gelmiş bu güzeller güzeli kadını bolca seyretme imkanımız oldu. İlk ikisi maalesef çok düzgün filmler değildi. (Biliyorum Stardust'ı baya beğenenler var ama yine de ben vasat bulmaya devam ediyorum.) Pfeiffer maalesef geri dönüş için çok iyi filmler seçmiş değil ama filmler hakkında kötü şeyler söyleyenler bile ondan yine de övgüyle bahsediyor.
Hairspray'e gelince... keşke Pfeiffer sadece bununla geri dönseydi. İşte o zaman bomba gibi bir dönüş olurdu. Film John Waters'ın orjinal filminden ve 2002 Broadway müzikalinden uyarlanma. Şunu rahatlıkla söylemeliyim, sahneden perdeye uyarlanan müzikalleri düşündüğümüz zaman Chicago'dan sonra gördüğümüz en iyi müzikal.
Filmin içinde inanılmaz bir enerji var. İzlerken yerinizde durmakta zorlanabilirsiniz. Michelle Pfeiffer filmin kötü kadınını oynuyor. Ve "The Fabulous Baker Boys"dan sonra bir kere daha şarkı söylüyor. Ama kabul etmem lazım ondan daha öne çıkan bir bayan var filmde... O da John Travolta.
Travolta'yı dans edip şarkı söylerken çok gördük ama bu kılıkta hiç görmedik. Baş karakter Tracy'nin şirin ötesi annesini canlandıran Travolta filme inanılmaz bir neşe katıyor. Oyuncunun bu kadar sempatik olabileceğini düşünemezdim. Bu arada hazır oyuncudan bahsetmişken filmin tamamen "Grease" gibi birşey olduğunu da belirtmem gerek. 60'lara campy bir tarzla yaklaşan müzikal neredeyse yanı yol üzerinde ilerliyor. Filmin diğer kadrosu da çok iyi. Asıl başrolde yer alan genç oyuncuların yanında şarkı söyleyen bir James Marsden, Christopher Walken, Queen Latifah ve çok sevdiğim Allison Janney de filmin diğer ünlüleri. Başroldeki Nicole Blansky ise çok iyi bir tercih. Hairspray müzikalleri ve eğlenmeyi sevenlere şiddetle tavsiye edilir.

Wednesday, November 07, 2007

Kim bu Samantha?

"Samantha Who" bu yılın en iyi yeni komedisi. Christina Applegate bu dizi sayesinde "Al Bundy'nin kızı" yaftasından da kurtulabilir. Aralarda inanılmaz derecede Jennifer Aniston tavırlarına bürünse de genel olarak diziyi tek başına taşıyabilecek bir performansa sahip. Ama buna da gerek yok. Çünkü kadronun geri kalanı da çok iyi. İşin erkek kısmında henü bir numara göremedik ama yardımcı kadın oyuncular çok başarılı. Melissa McCarthy (Gilmore Girls), Jennifer Esposito (Crash) ve diva Jean Smart (24) birbirinden eğlenceli performanslar çıkarıyorlar. Esposito'nun oyunu da bana Drea De Matteo'yu (The Sopranos, Joey) fena hatırlatıyor.
Dizi çok sağlam bir komedi. Romantik komedi yanı da ağır basıyor zaman zaman. İlk başta hafızasını kaybetmiş birisi esprisinin ne kadar uzatabilirler diye düşünmüştüm ama dördüncü bölümü yayınlandı dizinin ve şimdilik gayet güzel gidiyor. Amerika'daki reytingleri de çok sağlam.

Sunday, November 04, 2007

Bergman dokunmuş gibi...

Biliyorum başlık yeterince provokatif ama yetmedi bana şu resim daha da bir heyecanlandırır Bergman hayranlarını diye düşündüm... Kare sanki "Saraband"dan çıkmış gibi. Neyse çok heyecanlanmayın full Bergmanesque bir film değil "Away From Her...
"The Sweet Hereafter"dan hatırladığım oyuncu Sarah Polley artık büyümüş de yönetmen olmuş meğerse. Geçen Cannes'da jüri üyesiydi ve ilk o zaman duymuştum. Neyse yeni filmi Alzheimer üzerine giden bir film ve Julie Christie'nin oyunuyla genelde anılıyor. Oldukça etkili, minimalist, biraz teatral bir çalışma. Sağlam bir metni var sadece Christie değil oyuncular genel anlamda çok başarılı. Polley süslü metnine son derece sade, ama gösterişini sadeliğinden sağlayan bir atmosfer yedirmiş durumda.


Filmi bir kere daha sağlam bir kafayla izlemek niyetindeyim. Çünkü iki film arka arkaya yaptığım için bir öncekinin havasından tam çıkamamıştım izlerken.. O film de Michael Winterbottom'ın "A Mighty Heart"ı... Pakistan'da rehin alınıp öldürülen gazeteci Daniel Pearl'ün karısının olaylar sırasında yaşadıklarına odalanıyor. Winterbottom yine çok güçlü bir anlatımla çıkmış. Angelina Jolie ise şimdiye kadar gördüğüm en iyi performansını sergilemiş. Aksan çalışması ve konuşma tarzı süper. Öyle ağlak zırlak bir rol değil ki zaten karakter de oldukça güçlü bir kadın. Ama gelin görün ki bu güçlülük konusunda da hiç aşırı role kaçmamış. Acaip dengeli taş gibi sağlam bir performans. Kesinlikle tavsiye edilir.

Away From Her
A Mighty Heart

Sunday, October 28, 2007

Hanna Schygulla'nın gözleri ve Antalya!

Bir süredir yine uğrayamadım buraya... yoğunluk yine fazlaydı hatta Filmekimi'nde bile sadece 2 film görebildim. İlki "Control"dü. Açıkçası öyle aman aman bayıldığımı söyleyemem. Yönetmeni takip edilesi bir adam. Cidden çok hoş anlatımlar kurmuş ama işin metin kısmı bana gayet vasat geldi. Bir diğeri ise Paranoid Park'tı. Gus Van Sant hakkında artık yazılacak çok birşey yok. Adam sinemasını bulmuş durumda ve özellikle son yıllarda beni mest eden filmler yapıyor. Ne kadar şanslıyız ki (ya da şanslıyım diyeyim çünkü benim gibi düşünmeyenler çoğunluktadır) anlamsız "Good Will Hunting" yollarında kendisini kaybetmedi. PP, direk son ölüm üçlemesindeki filmlerin tadında çok hoş bir deneyim sergiliyor. Öyküye tamamen odaklanmadan ama onun yolundan da tam çıkmadan kaykaycı bir çocuğun başından geçen olağandışı bir olayın etkilerini son derece olağan ve artık alıştığımız şekilde görsel bir dille ve müthiş bir ahenkle anlatıyor. Christopher Doyle'un çıkardığı inanılmaz etkileyici atmosferi de atlamamak lazım.

Neyse gelelim asıl konuya. Bugün Antalya'da portakallar sahiplerini buluyor. Festivalde bulunmadığım için filmlerin hepsi hakkında tamamen bilgim yok elbette. Ancak duyduğum kadarıyla en çok şans görülenler arasında "Adem'in Trenleri", "Yumurta" ve "Yaşamın Kıyısında" varmış. Ben de festivalde yarışan ve benim izleme imkanı bulduğum filmler hakkında yorum yapayım dedim.
"Adem'in Trenleri"
Barış Pirhasan (ki kendisi hocam olur) o tatlı bakış açısını tüm filme yedirmişti. Oyuncularla iletişiminin çok iyi olduğunu bütün performanslardan görmek mümkün. Çok tatlı bir coming of age öyküsü bu. Hikayenin anlamsız yere uzadığı ya da inandırıcılığı zedelediği ufak noktalar hatırlasam da genel olarak ağızda hoş bir tat bırakan filmdi. Cem Özer'i sevmem, buradaki performansını da aman aman övmeyeceğim ama beklediğimden iyi bulduğumu söylemeliyim. Adem'i oynayan Fıratcan Aydın'sa çok yetenekli bir çocuk. Hoş bir taşra filmi "Adem'in Trenleri" ve içinizi hem ısıtan hem de burkan bir film. Artık DVD'de falan izlerseniz tavsiye ederim.


"Yumurta"
Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmini izlemiştim sadece. Yakın zamanda "Meleğin Düşüşü"nü de izlemek istiyorum çünkü "Yumurta" şu ana kadar bu sene izlediğim en iyi film. Son dönem Rus sineması, belki biraz Nuri Bilge Ceylan tadında. (ama NBC gibi diyalog konusunda tökezlemiyor.) Nejat İşler'in dışında Saadet Aksoy'un oyununa bayıldım ve Antalya'dan kadın oyuncu ödülünü almasını umarım. Bunun dışında Kaplanoğlu, atmosfer üzerinden çok başarılı bir hisler sineması yaratıyor. Görsellik çok etkileyici ve boş değil. Sağlam bir sinema diliyle minimalist ama koskoca bir film izlemek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir. Umarım "Altın Portakal"ı da alır.

"Yaşamın Kıyısında"
Akın'ın sinemasını çok seviyorum. O acemi "Kısa ve Acısız"ına bile bayılırım. Ama "Yaşamın Kıyısında"yı oluşturan iki ana öykünün de başlarında hafif bir çiğlik vardı bence. Yine de sonra o kadar güzel ilerliyor ve katmanlanıyor ki film... Artık bu 'çakışan hayatlar' muhabbetinden eminim pek çok kişi bıkmıştır, ama bir de Akın'ın o naif ve iyi niyetli gözünden bakın derim. Sadibey.com'da Coşkun Çokyiğit'in filmle ilgili bir yazısına rastladım az önce. İnanılmaz 'dumbass' bir görüş ve özellikle milli duyguların faşizanlığa doğru hızla ilerlediği bugünlerde beni ciddi anlamda rahatsız ettiğini de söylemeliyim. Akın, Türk asıllı olabilir ama herşeyden önce bir dünyalı olduğunu açık ve seçik bir biçimde belirtmişti ve bu film de bunun kanıtlarından sadece birisi. Filmden etkilendim... doyasıya zevk aldığımı söyleyememe ama bir şekilde dokunduğunu söylemeliyim. Filmle ilgili iki şey daha söyleyeyim. TR için hazırlanan afiş rezalet bişey, yine kafalr yanyana dizilmiş. Bir de Hanna Schygulla çok yaşlanmış ve bozulmuş belki ama o gözler hala konuşuyor yaw.. :)

Festivalde yarışan ve benim izleme imkanı bulduğum filmlere gelince. "Janjan" amatör bir temsil gibiydi. İnanılmaz bir iyi niyetle çekildiği belli oluyor. O yüzden belki o kadar da ciddi kötüleyemiyorum ama yani üzülüyor insan böyle filmler görünce. Bir de "Mutluluk" var tabi.. Daha önce yazmıştım filmle ilgili. Aksayan senaryosu ve inanılmaz gereksiz uzunluğuna rağmen keyifle izlediğim bir filmdi. Abdullah Oğuz'un zanaat yönü çok iyiydi. Ve başroldeki iki oyuncusu (Özgü Namal ve Murat Han) ödül alırlarsa da çok sevinirim.

Şimdilik bu kadar... hafta içinde biraz daha yoğunluk azalacak. O zaman yeni birşeyler daha yazarım mutlaka.

Thursday, October 11, 2007

Yasemin kokan büyükannem...


"Persepolis" geçen sene Cannes'da Altın Palmiye için yarıştığından beri sabırsızlıkla beklediğimiz bir animasyon. 26'sında vizyona girecek olmasına rağmen filmekimi'nde de biletleri anında tükenmişti. Açıkçası benim filmin uyarlandığı çizgi romandan veya onun da kaynağı olduğunu duyduğum romandan haberim yok. (Yoksa bu ikisi aynı şey mi?) Sadece filme bakarak bir değerlendirme yapacağım o yüzden. Film görsel anlamda kesinlikle büyüleyici. Bilgisayarda üretilmiş 3 boyutlu animasyonlar çağında bu eski sistemi ne kadar özlediğimizi de anlamış bulunuyoruz. Marjan Satrapi ve Vincent Parannoud'un bu aşama alkışlanması gerekiyor.
Ancak içerik beni aman aman etkilemedi. Herşeyden önce bunun bir büyüme öyküsü olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Elbette işin içinde ciddi miktarda politik içerik de söz konusu. Yalnız bu aşamada "Persepolis" zaman zaman tarih kitabı gib işliyor ve oturup İran'dan haberi olmayanlara onun bilgilerini bir bir veriyor. Politize öykülerde ciddi bir didaktiklik tehlikesinden de bence sınırdan dönülüyor. İnsani taraflar gayet iyi işleniyor ama dediğim gibi bazı öyküler biraz fazla mesaj verme kaygılı sanki.
Aslında öyle böyle bakınca Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele'leri aklıma geldi. Cidden zaman zaman film skeçler ya da fıkralardan oluşuyormuş gibi bir hava kapladı içimi nedense. Beni rahatsız edenler bunlardı.
Genel anlamda batının doğuya yaklaşımı, şu hiç sevmediğim "oryantalizm var mı?" tartışması (yani en nefret ettiğim muhabbet) ya da İran'da geçen bir öyküde Fransızca konuşulması gibi şeylerden ben rahatsız olmadım ve açıkçası beni de zerre kadar ilgilendirmiyor.

Burada bir ülkeyle beraber, kendisi içinde çırpınan bir kızın büyüme hikayesi var herşeyden önce ve her ne kadar rahatsız olduğum tercihler söz konusu olsa da bu öykü beni tatmin etti. En azından büyükannenin yasemin kokusu bana yeter de artar.
İyi bir film tavsiye ederim.



Bu arada bayramda yokum bilgisayar başında. Herkese iyi bayramlar.

Tuesday, October 09, 2007

Az önce ya havuza işedim, ya da suyum geldi!


Veeeee sonunda Friday Night Lights döndü. 8 aylık bir zaman diliminin ardından karakterlerimizn yeni durumlarıyla da tanışmış olduk. Tami'nin hamileliğinin sonuna yetişmiş olmamız acı oldu ama daha karizmatik bir şekilde de bu iş halledilemezdi herhalde. Havuzda belirdiği an ortadaki kızlı erkekli seksilik yarışı yapan herkesi alaşağı etti. Connie Britton'dan özellikle bahsetmek lazım. Bu kadının oyunu bir mucize gibi. Tabii aslında aynı şey tüm kadro için geçerli ama Kyle Chandler'la ikisi televizyonda doğal oyunculuk konusunda yeni bir sayfa açmış durumdalar.
Açıkçası dizide garip tercihler de var. Mesela Lyla'nın birden dine dönmesi absürd geliyor tercih olarak. Tabii bunu en doğru zamanda en doğru karaktere yaptıklarını kabul ediyorum, ama oradan nasıl bir malzeme çıkaracaklar ve Lyla daha ne kadar o sularda gezecek bilinmez.
Aslında pek çok şey benim için sürpriz olmadı. Taylor'ın diğer takımı seçeceğini, Jason'ın takımda çalıştırıcı pozisyonundaki takımda olacağını ve elbette bölümün sonunda tanık olduğumuz cinayetten haberdardım.
Cinayet konusu ayrıca tartışılması gereken birşey bu arada. Amerika'da okuduğum birkaç eleştiride, bu kadar realist ve organik bir diziye bu tarz bir yan öyküyü yakıştırmadıklarını okumuştum. Doğrudur, cinayet şu noktada gerçekten fazla O.C. duruyor ama adamlar oyuncularını nasıl oynatacaklarını ve sahneleri nasıl çekeceklerini çok iyi biliyorlar. Ve içerik ne olursa olsun yaratılan atmosfer diziyi kurtarıyor.
Şu aralar yayınlanan diziler içinde en sıkı yönetmenlik işlerini bu dizide görüyoruz diyebilirim.
Bu arada bir sürü spoiler öğrenmiştim ama Julie'nin olayından haberim yoktu. O yüzden o kısımları baya heyecanlı seyrettim ve babasıyla konuştuğu sahne çok etkileyiciydi.
Bu dizinin hastasıyım yaw...

Saturday, October 06, 2007

Daha tatlısı yok!!!

Çok da büyük bir sürpriz değil. Daha yeni sezonla ilgili ilk eleştiriler çıktığında bu sezonun en favori yenisi de belli olmuştu. "Pushing Daisies" televizyonun görebileceği en büyülü şey. Daha ilk sahneden itibaren anında kavrıyor ve tonlarca masaldan öğrenmediyseniz bile illa ki bir "Örümcek Adam"da Peter Parker'ın yüz kere gözünüze soktuğu 'yetenek varsa laneti de gelir kardeş' muhabbetiyle birlikte sizi can evinizden vuruyor. Bölümün sonunda içi parçalanmayan bizden değildir. Ayrıca bu dizi nasıl böyle devam eder anlayamıyorum. Yani tabii ki anlıyorum ama TV karşısında çatlamamak mümkün değil. Yani ben bu aralar üzüntüden ölürsem bilin ki o sırada "Pushing Daisies" izliyor olurum.

Neyse sadede gelelim. İsim tam olarak ne anlama geliyor bilmiyorum ama işin içinde bir söz sanatı varsa eğer kesinlikle doğru tercih. Dizi papatyalarla beraber herşeyi fazlasıyla zorluyor hayal gücünde hiçbir sınır yok ve bunun kaymağını da yiyor. Fantastik bir dizi için bile üst boyutlarda bir atmosfer yaraılıyor. (Kabul edelim, efekt çalışması çok iyi değil) ama muhtemelen ileride daha iyi bütçeyle daha görkemli birşeylerle karşılaşırız. Yine de görsellik ve set tasarımlarının özü son derece başarılı. Aynı şekilde kostüm ve makyaj tercihleri de olağanüstü.
Oyuncular konusunda maalesef bir bilgim yok. İçlerinden sadece Kristen Chenowith'i (The West Wing - ve Studio 60'de Harriet karakterinin ilham perisi) biliyorum. Ona rol süper yakışmış. Ama kadro genel anlamda son derece başarılı. Lee Pace ve Anna Friel diziyi kaldırabilecek enerji ve hınzırlığa sahipler.

Senaryo, anlatıcı kozunu çok iyi kullanıyor. Bunun yanında aralardaki zeki espriler de sağlam çarpıklıktaki çekimlerle desteleniyor. Birkaç yerde Tim Burton filmleriyle karşılaştırıldığını duydum. Açıkçası bana pek doğru gelmiyor. Yani Burton'ın estetiği genel anlamda bu kadar light olmadı ve tematik anlamda da çok Burtonesque bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bir de Burton filmlerinde anlatıcı bu kadar fazla rol de almaz. Bu arada şunu söyleyeyim aksine estetik anlamda bana baya "Lemony Snicket's..."i hatırlattı. Filmi sevmem ama zaten sadece estetik ve narrator anlamında kastediyorum. Hatta biraz da Amelie dersem abartmış olmam sanırım.
Toparlayayım artık "Pushing Daisies" bu yılın herhalde en iyi yeni dizisi. Evet dizinin ne hakkında olduğundan falan bahsetmedim, çünkü izleyecek olanlar ve diziden haberdar olmayanlar bence kesinlikle hiçbir şey bilmeden izlemeye başlayın. Acaip zevk alacaksınız.

Ginger adında bir sürpriz!


"Private Practice"
de gelişme var. Sanırım dizi soapy-CSI ya da ilişkiler alanında House'çılık falan oyanayacak. Tabii bu arada Addison doktorluk durumları ne olacak bilmiyorum. Yan karakterler giderek kökleşiyor. Sadece Naomi ve Sam muhabbeti hala tam hoşuma gitmiyor. Ayrıca nedendir bilinmez kadrodan gözüme batan tek isim Taye Diggs (halbuki iyi oyuncu)... Neyse Kate Walsh'un bu dizide çok daha iyi performans çıkaracak malzemelerle karşılaşacağı kesin. Diğer yandan şu olayları çözme muhabbeti hafiften beni sinir etse de sonunda gözlerim doldu falan. Ben o kadar delisi değilim ama bu tip hasta muhabbetleri ve vakalar Amerika'da işler ve bu yüzden de Addison LA'de kalır bence. Ayrıca TV dünyasının yeni favori hayali çifti Cooper ve Violet olabilir mi lütfen? :)



Friday, October 05, 2007

"Hair makes you look like a hooker... I like it"

"House M.D." bence 3. sezonda çok ciddi çuvallama belirtileri gösteriyordu. Dizi 2 sezon boyunca sağladığı yapının aynısıyla artık sıkmaya başlamıştı ve artık Hugh Laurie bile benim gözümde diziye birşey katamıyordu. Anladığım kadarıyla bundan tek şikayetçi olan ben değildim ve neyse ki yapımcılar bizi oyalayacak güzel bir twist'le kadronun yarısının House tarafından sepetlendiğini yazmıştı. Tabii yepyeni bir üçlü de 4. sezonu yeterince ilginç kılabilirdi sonuçta onları ve dertlerini tanıyana kadar bir iki sezon daha geçirebilirlerdi. Ama çok daha başka bir şeyle çıkageldiler ve iyi de ettiler.
Survivor usulü (hatta çok daha beteri) bir elemeyle House'ın asistan seçme işlemlerini izlemek olağanüstü eğlenceli ve çeşitli karakterlerin diziye katabilecekleri taze kan açısından da iyi şeyler vaat ediyor. Diğer yandan her ne kadar bıksak da bunca yıl sevdiğimiz ve alıştığımız karakterleri şık bir şekilde geri getirmesi de takdire şayan. 6 bölüm sonunda yeni asistanlardan kurtulunacağı ve eskilerin geri geleceği söylentileri var ama bence bu yenilerden de farklı birşeyler çıkabilir.

House'ın tıbbi kısımlarında bir değişiklik yok, ama Cameron, Chase ve Foreman'a yüklenen yeni anlamlar, onların yokluğunda Wilson'ın House üzerinde artan etkisi ve elbette yeni adayların House'la yaşadığı çatışmalar diziye yeni bir kan getirdi. Sezonun devamındaki formül nasıl olacak bilmiyorum ama izlediğim ilk 2 bölüme göre House tam formunda geri döndü diyebilirim.

Cadılar, ajanlar, sokak çalgıcıları ve Edith Piaf

Once:
Bu filmin bizde vizyona girip girmeyeceği belli değil. Ama büyük ihtimalle if'ciler kaçırmaz ve programa dahil ederler sanırım. Yine de bu filmi aklınızda tutun ve bulduğunuz ilk anda da seyredin. Enfes bir bağımsız, enfes bir müzikal ve son yılların belki de en iyi aşk filmi. Öyle sulu zırtlak ve bildik formlarda kurulmuş bir aşk öyküsü değil bu tabii ki. Hatta daha belirgin bir şekilde sevgi filmi bile denebilir. Sonuçta bu daha çok birbirine iyi gelen iki insanın öyküsü ve enfes müzikleriyle sizi 1,5 saat boyunca dünyadan izole hale getirmeyi başarıyor. Kesinlikle tavsiye edilir.



The Bourne Ultimatum:
Bourne'un son macerası da 12 Ekim'de vizyona giriyor. Özellikle Paul Greengrass'ın yönettiği ikinci filme bayıldıktan sonra bunu da merakla bekliyordum. Amma velakin ufak çapta bir hayal kırıklığı da yaşadım beraberinde. Herşeyden önce bence film üçlemeyi aman aman bir şekilde bitirecek çok önemli, ilginç, şoke edici bilgi vermekten falan uzaktı. Tabii bu ille de gerekli değil ama sanki öyle birşey geliyormuş gibi davranıp sonra da önünüze zaten bildiğiniz birşey sununca insan hafiften hayal kırıklığına uğruyor. Ayrıca öykü yapısının bazı yerlerde birebir aynılığı üstelik Paul Greengrass'ın yine 'aynı' tercihleriyle birleşince "The Bourne Supremacy"nin ufak farklılıklarla yeniden çekilmişi gibi bir hisse kapıldım. Supremacy, ilk filmden çok farklıydı ve üstelik zıpkın gibi de bir öykü ağı vardı. Ultimatum ise maalesef bir yenilik katamıyor, aksine biraz tekrara düşüyor. Yine de çok sağlam aksiyon nefes almadan izleyebilirsiniz. Ama ikinci filmden sonra bence geri adım olmuş bu.




Stardust:

Kitabı okumadım ama söylenene göre baya bir değişiklik yapılmış. Stardust benim için hayal kırıklığı oldu. Çok bariz nedenler sıralayamayacağım ama oturup da ne güldüm ne de heyecanlandım. Özellikle başlarında karakter tanıtım evreleri bana baya amatör ve çocukça geldi. Şöyle diyebilirim ki filmin ortalarına doğru Robert De Niro'nun bölümüyle birlikte biraz daha eğlenmeye başladım. (Ki beni de De Niro fanı falan sanmayın, tamam çok iyi oyuncudur, izlemesi büyük keyiftir ama "De Niro, Pacino diyince dünya dursun" diyenlerden değilimdir. Sonrasında Ricky Gervais hoşlukları falan ayrı bir hava kattı ve sonlara doğru güzel bir çatışma içine girdi öykü. En sonlarında yine irtifa kaybetti gerçi. Ama sonuçta Robert De Niro ve Michelle Pfeiffer'ı izlemek için bir bahane arıyorsanız, Stardust buna son derece uygun. Onun dışında pek bir numarası yok sanırım ki görsel efektleri falan da tatmin edici olmaktan uzaktı.


La Mome:
Bizde vizyona girdi de çıktı bile ama ben ancak seyredebildim. Filmi ben genel anlamda başarılı buldum. Yani ciddi bir odaksızlık var ve Piaf'ın hayatında neler olduğunu da doğru düzgün bir şekilde anlatmıyor belki ama yine de başarılı bir serbest uyarlama. Edith Piaf'ın şarkılarını seviyorsanız mutlaka izleyin iyi vakit geçirmemeniz olası değil. Marion Cotillard ise tek kelimeyle olağanüstü. Kadın 10 numara, filmi tek başına taşıyor, ve izlenmeyi hakediyor. Ayrıca Oscar adaylığı da büyük ihtimal (ve umarım) gerçekleşir.

Wednesday, October 03, 2007

Artık sinema zamanı... "filmekimi" geliyor


Dizilere bir ara verip biraz da sinemaya dönelim. Filmekimi'nin biletleri bu hafta satışa çıkıyor. Yine ucuz fiyat uygulaması sebebiyle zor bilet bulacağız gibi.
Bu sene program çok güçlü. Ve eminim herke galalara bakıp iç geçiriyor ama çok da üzülmeyin o filmlerin çoğu gerçekten de vizyon görecek. Eastern Promises, Persepolis, Irina Palm ve Hairspray'in bildiğim kadarıyla vizyon tarihleri belli bile. Kusturica'nın "Bana Söz Ver"i de Bir Film tarafından satın alınmış durumda. Şu an için vizyona girip girmeyeceği kesin olmayan iki film var: "Paranoid Park" ve "Across The Universe".... "ATU, oldukça etkileyici gözüküyor. PP de Gus Van Sant sonuçta. Sanırım ben galalardan parama kıysam kıysam bunlar için kıyacam. Ama o da kesin değil o zamanki ruh halime bakıyor biraz.

Diğer filmlere gelince. Altın Palmiyeli "4 Months, 3 Weeks, and 2 Days"i geçenlerde izledim. Ve çok beğendim. Eğer "Death of Mr. Lazarescu" ve "East of Bucharest" gibi son dönem Romanya sinemasının örneklerini sevdiyseniz bunu sevmemeniz için bir neden yok. Yani "4 ay..." diğerleri gibi bir mizah kullanmıyor ve zaman zaman da rahatsız edici olabilir.

Programdan bir diğer izlediğim filmse "An Old Mistress"... sinemanın en sapık kadın yönetmeni Catherine Breillat bu sefere kostüme bir drama çekmiş. Ancak ben filmi öyle çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Evlenmek üzere olan bir adamın 'metresiyle' ayrılma ve ardından evlilik süresince ayrı durmaya çalışma durumlarıyla ilgilenen filmde Asia Argento var.

Bobby yurtdışında çok iyi eleştiriler almamıştı ama filmi beğenenler de yok değil. Kadroyu izlemek için gidebilirsiniz. (Ki iyi performanslar varmış) Onun dışında ben programdaki neredeyse her filmi görmeye çalışacam. Cannes'da yer almış ve ödüllenmiş filmler için hep iyi şeyler duydum...

Bu arada son dakika golü "Kırmızı Balonun Yolculuğu" kaldırılmış. Onu da çok görmek istiyordum... Herhalde Nisan'a kalacak.

Tuesday, October 02, 2007

Pictures of youuuuu....


İşte ilk bölüm dediğin böyle olur. Geçen sene bu zamanlar ilk başladığında "Dirty Sexy Money" muamelesi yaptığım "Brothers & Sisters" televizyondaki en tutarlı dizi oluverdi. Aynı zamanda en sıcağı elbette. Reklamlardaki "Amerika'nın en sevdiği aile" yorumu boşuna değil. Artık rayına oturduktan sonra da dizinin yazarları süper bir verimle çalışıyor gibi gözüküyor. 2. sezonun ilk bölümü kahkahalar attırırken bir yandan da gözleri sulandırdı. Calista Flockhart ve Sally Field kavgası mükemmeldi. Meksika restoranındaki sekans süper zevkliydi. Ayrıca tüm karakterler için yaratılan yan öyküler de süper işe yarıyordu. Balthazar Getty ve şu sarışın karısı nihayet biraz daha fazla gözüktü. Rachel Griffiths ufacık sahnelerinde aşık olunasıydı. Beni tek rahatsız eden kısım Saul amca ve 'eski arkadaşı' arasındaki sahneydi. Bilmiyorum ama bana son derece yapay geliyor. Yine de son haftada izlediğim en iyi dizi prömiyeriydi.
Dizinin inceliğini görmek için sadece Robert ve Kitty'yle yapılan röportajı izlemek mümkün. Ciddi konularla mizah arasındaki geçişler çok başarılı bu dizide ve öyle gözüküyor ki devamı da gelecek.
Bu ilk bölümle birlikte Sally Field'a bir Emmy daha alalım lütfen. Hatta mümkünse bütün oyuncu kadrosu buyursun sahneye. Televizyonun en şirin ve sıcak ailesi alkışı hakediyor.




Not: "Pictures of You" dizinin promolarında kullanılan bir şarkı. Şarkı "The Last Goodnight" grubuna ait. Dinlemediyseniz tavsiye ederim. Klibi de hemen aşağıda.

Monday, October 01, 2007

Banliyöde işler tıkırında...

Spoiler vermemeye çalışacağım...
"Desperate Housewives" bence geçen sezon doğru yolu bulmuştu. Sadece gizemli öykülere odaklanmayıp işin mizah yönünü de geliştirmişlerdi. Evet artık banliyö hayatı üzerine taşlama yapabilecekleri birşey kalmadı ama en azından işin komedi kısmını da iyi bir yere çekmeye başladılar. Bu sezon da herşey yolunda gidecek gibi. Yine yeni bir komşu ve gizemli bir olayımız var ama kim takar ki. Susan'ın bütün bölüm boyunca kadınsal sebeplerle zırlaması, Bree'nin sahte hamileliğini saklamaya çalışması ve Gaby'nin 'yine' eski günlere dönmesi dururken bana ne Dana Delany'nin çocuğuna ne olduğundan. İşin dramatik yönünde elbette Lynette var. Felicity Huffman bu sene ödüllere baya yem atacak sanırım. Yine çok çok iyiydi.
Ha bu arada Edie'nin olayını da mükemmel bir şekilde kotardılar. Tebrik etmek lazım. Bu adamlar klişeyi eğlenceli hale getirmeyi iyi beceriyor.
4. sezonun ilk bölümünü izlerken özellikle 'çatal' sahnesine dikkat. Gülerken koltuktan
düşüyordum neredeyse... :)